1 Kasım 2017 Çarşamba

BANKACILIK ve VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİ




BANKACILIK SEKTÖRÜNÜN SON YILLARDAKİ VAZGEÇİLMEZİ: VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİ VE TÜRKİYE EKONOMİSİNDEKİ YERLERİ 

ÖZET
Varlık yönetim şirketleri, başta bankalar olmak üzere finans sektörünün tahsili gecikmiş alacaklarını, alacakların temliki suretiyle satın almak ve bu işlem sonucunda kendi finansal, hukuki ve teknik alt yapılarını kullanarak bahsi geçen tahsil edilemeyen sorunlu alacakları tahsil etmeye çalışmak amacıyla kurulurlar. Bu şirketler, kurumların temerrüde düşmüş alacaklarının bilançolarından arındırılmasına hizmet ederek söz konusu kurumların para, insan ve zaman kaynağı gerektiren operasyonel yüklerden kurtulmasına ve esas faaliyet konularına odaklanmalarına olanak sağlar. Varlık yönetim şirketlerinin bahsi geçen hizmetleri vermeleri karşılığında üstlendikleri risk, devir alınan alacakların tahsil edilememe olasılığı iken söz konusu riske karşılık olarak elde etmeyi amaçladıkları kazanç ise ilgili kurumlardan daha düşük bedel ödeyerek devir aldıkları sorunlu alacaklara karşılık olarak bu kurumlara borcu olanlardan daha yüksek bir bedeli tahsil etmektir. Varlık yönetim şirketleri, devralmış oldukları alacakları ile bağlantılı olarak doğmuş veya doğması muhtemel ama tutarı kesin olmayan zararları için de ayrıca karşılık ayırabilir ve bu karşılıkları da kurum kazancın tespitinde gider olarak dikkate alabilirler.

Anahtar Sözcükler: Bankacılık, Varlık Yönetim Şirketleri, Karşılık Ayırma, Giderleştirme.
JEL Sınıflandırması: G20, G21, H20

ABSTRACT
Asset management companies are established with the purpose of purchasing overdue receivables of the financial sector, primarily the banks, by transfer of receivables, and to try to collect non-recoverable non-performing receivables by using their financial, legal and technical sub-structures. These companies serve to purify the defaulted receivables of the institutions, allowing them to get rid of the operational burdens of money, human and time-critical institutions and to focus on the main operational matters. The risk that the asset management companies undertake to provide the mentioned services is the possibility that the transferred receivables may not be collected while the gain they intend to acquire is to collect a higher price than the borrowed ones in return for the problematic receivables they have transferred. Asset management companies may also allocate provisions for losses incurred or likely-incurred that they have taken over, and these provisions may be considered as an expense in determining the corporate income.
Keywords: Banking, Asset Management Company, Provisioning, Expense.

Jel Classification: G20, G21, H20.
           



GİRİŞ
Bankacılık sektörünün karşılaştığı riskler genel olarak; piyasa riski, kredi riski, likidite riski, faiz oranı riski, döviz kuru riski ve operasyonel risk başlıkları altında toplanmaktadır. Bankaların ana faaliyet konusu ile doğrudan bağlantısı olan kredi riski ise, banka müşterilerinin yapılan kredi sözleşmesi çerçevesinde kullanmış oldukları kredilere istinaden üstlendikleri anapara ve faiz ödeme yükümlülüklerini kısmen veya tamamen yerine getirmemeleri durumunda bankanın karşılaşacağı risk olarak tanımlanmaktadır.
Bankalar, geri ödenemeyen kredilere istinaden, bunları sorunlu alacaklar olarak bilançolarının aktifinde takipteki alacaklar hesabına aktarmakta, tahsil edememe riskine istinaden karşılık ayırmakta ve yasal takip sürecine girişmektedirler.
Takipteki alacak seviyesinin artışı ise bankaların risk seviyesini artırmakta ve bu risklerin takibinde kullanılan takipteki alacak oranı, sermaye yeterlik oranı, likidite oranı, öz kaynak karlılığı ve aktif karlılığı gibi temel rasyoları olumsuz yönde etkilemektedir. Buna bağlı olarak da bankanın verebileceği kredi hacmi düzeyi, dolayısıyla da reel sektöre aktarılacak finansman kaynağı azalmakta ve ekonomik aktörler negatif bir yatırım-üretim-tüketim iklimine maruz kalmaktadırlar.
Yukarıda bahsi geçen nedenlerle, bankaların öz kaynaklarını olumsuz etkileyecek sorunlu alacakların bilançolarından temizlenebilmesi bankalar için önem arz etmektedir. İşte tam da bu noktada varlık yönetim şirketleri (VYŞ) sorumluluk üstlenmekte, bankaların takibe girmiş sorunlu alacaklarını belli bir iskonto uygulayarak devir almakta ve söz konusu alacakların icra-iflas uygulamaları çerçevesinde takip ve tahsil edilebilmesi gibi meşakkatli bir süreci yürütmektedirler. Makalemizde, varlık yönetim şirketlerinin bu süreçteki rolüne ayrıntılı olarak değinilmeye çalışılacaktır.

1. TÜRK BANKACILIK SEKTÖRÜNÜN GÜNCEL GÖRÜNÜMÜ

Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK) verilerine göre Türk Bankacılık Sektöründe Haziran 2017 itibarıyla 33 adet mevduat,  13 adet kalkınma-yatırım ve 5 adet katılım bankası olmak üzere toplam 51 banka faaliyet göstermekte olup, banka şube sayısı 11.705 adet ve çalışan kişi sayısı 210.369 kişidir. Sektörünün aktif büyüklüğü Haziran 2017 döneminde 2.972 Milyar TL’ye ulaşmıştır. Sektörünün aktif büyüklüğü ise son 6 yılda hızla büyümüş ve 2016 yılı sonu itibarıyla GSYH'ye oranı ise 1,05’e ulaşmıştır.

Grafik 1: Yıllara Göre Türk Bankacılık Sektörü Aktif Büyüklüğünün GSYH’ya oranı, Kaynak: Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri Raporu Haziran 2017, http://www.bddk.org.tr, erişim tarihi 03.10.2017

Sektörün aktif ve pasifinin kompozisyonu incelendiğinde toplam varlıklar içerisinde kredilerin payının % 65,  menkul kıymetlerin payının ise  % 12 olarak gerçekleştiği,  mevduatın % 53 pay ile toplam yükümlülükler içerisinde en büyük paya sahip olduğu ve % 19’luk pay ile bankalara borçlar hesabı ile yine % 3’lük pay ile repodan sağlanan fonların bunu takip ettiği anlaşılmaktadır.


Grafik 2: Haziran 2017 itibariyle Bankacılık Sektörünün Aktif- Pasif Kompozisyonu, Kaynak: Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri Raporu Haziran 2017, http://www.bddk.org.tr, erişim tarihi 03.10.2017

Haziran 2017 döneminde kredi tutarı 1,92 trilyon TL, mevduat tutarı ise 1,57 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. Mevduatın krediye dönüşüm oranı Haziran 2017 dönemi itibarıyla % 115’dir.
Son yıllarda Türk bankacılık sektöründe hızla artan kredi genişlemesi ile ilgili olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Vakfı (TEPAV) İcra Direktörü Güven SAK’ın değerlendirmeleri ise şu şekildedir[1]: 2004 yılından 2016 yılına geldiğimizde bankalar topladıkları mevduattan daha fazla kredi açmaya başladılar. Kredi/mevduat oranı 2 katından daha fazla arttı. Aynı dönemde, bankaların menkul kıymetler portföyünün mevduata oranı da üçte bire düştü. Ne oldu? Hazine’nin borçlanma ihtiyacı azalınca bankalar şirketler kesimini finanse etmeye başladı. Ama 2004’ten 2016’ya hızlarını alamayan bankalarımız, topladıkları mevduattan çok daha fazla kredi vermeye başladılar. Ya da şöyle diyelim: Bankalar, kredileri o kadar hızlı dağıtmaya başladılar ki, mevduatın artış hızı kredi genişlemesine yetişemedi.


Grafik 3: Yıllara Göre Mevduatın Krediye Dönüşüm Oranı, Kaynak: Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri Raporu Haziran 2017, http://www.bddk.org.tr, erişim tarihi 03.10.2017

Haziran 2017 dönemi itibariyle verilmiş bulunan 1,92 trilyon TL tutarındaki kredilerin, 1.304 milyar TL’si (% 70) Türk parası kredilerden, 615 milyar TL’si (%30) yabancı para kredilerden oluşmaktadır. Kredilerin türlerine bakıldığında ticari ve kurumsal kredilerin payının % 51, KOBİ kredilerinin payının %25 ve tüketici kredilerinin (kredi kartları dahil) payının ise %24 olduğu görülmektedir. Aşağıda yer alan grafikten de anlaşılacağı üzere kredi hacmi son 7 senede yaklaşık 2,5 kat artmıştır.


Grafik 4: Yıllara Göre Kredi Türlerinin Değişimi, Kaynak: Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri Raporu Haziran 2017, http://www.bddk.org.tr, erişim tarihi 03.10.2017

Verilen kredilerin ne kadarının takibe alındığı incelendiğinde ise Haziran 2017 dönemi itibarıyla takipteki kredilerin (brüt) tutarının 61 milyar TL’ye ulaştığı ve bunun toplam kredi hacminin % 3,2’sine tekabül ettiği görülmektedir. Yine aşağıda yer alan grafikten de anlaşılacağı üzere takipteki kredilerin tutarı son 7 senede yaklaşık % 200 artmıştır.




Grafik 5: Yıllara Göre Takipteki Kredilerin Değişimi, Kaynak: Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri Raporu Haziran 2017, http://www.bddk.org.tr, erişim tarihi 03.10.2017

Bankacılık sektöründe verilen kredilerin ne kadarının takibe alındığını gösteren ve sektör açısından oldukça önemli göstergelerden biri olan Takibe Dönüşüm Oranının (TDO) ise Haziran 2017 dönemi itibariyle % 3,10 olarak gerçekleştiği görülmektedir.

Bankaların karşı karşıya kaldıkları kredi riski, operasyonel risk ve piyasa riskini karşılayacak  kadar sermaye (özkaynak) bulundurma oranı olarak tanımlanan ve Basel II standartlarına göre % 8,  BDDK uygulamalarında ise % 12’ den aşağı olmaması istenen sermaye yeterlik oranı ise Türk bankacılık sektörü bakımından Haziran 2017 döneminde % 16,87 olarak gerçekleşmiştir. Aşağıda yer alan grafikten de anlaşılacağı üzere Türk bankacılık sektörünün sermaye yeterlik oranı ulusal ve uluslararası düzenlemelerle belirlenen standartların oldukça üzerinde olmasına rağmen, son 7 senede 2 puan düşüş göstermiştir.
Grafik 6: Yıllara Göre Türk Bankacılık Sektörünün Sermaye Yeterlilik Oranları, Kaynak: Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri Raporu Haziran 2017, http://www.bddk.org.tr, erişim tarihi 03.10.2017

Bankacılık sektörünün öz kaynaklarını ne kadar verimli kullandığını gösteren ve sektör açısından önemli göstergelerden biri olan öz kaynak karlılık oranı ise Haziran 2017 itibariyle % 8,30 seviyesinde gerçekleşmiştir. Geçen senenin aynı dönemine göre oranın yükseldiği görülmekte, özellikle de Kredi Garanti Fonu uygulamaları çerçevesinde artan kredi hacmine bağlı olarak söz konusu oranın yılın 3. çeyreğinde daha da artacağı beklenmektedir.


Grafik 7: Haziran 2016-2017 Döneminde Türk Bankacılık Sektörünün Öz Kaynak Karlılığı, Kaynak: Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri Raporu Haziran 2017, http://www.bddk.org.tr, erişim tarihi 03.10.2017

Yukarıda yer alan veriler de göz önünde bulundurularak genel durum analiz edildiğinde,  Türk finans sektörünün çok büyük bir kısmını oluşturan bankacılık sektörü; büyüme, sermaye yeterliliği, aktif kalitesi, likidite, karlılık gibi temel kriterler esas alındığında başarılı bir performans sergilemekte, ekonomik faaliyetin finansmanı işlevini sağlıklı olarak sürdürmektedir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ve BDDK gibi düzenleyici otoriteler tarafından gerçekleştirilen birtakım makro ihtiyati düzenlemeler ile bankaların aşırı risk almaları önlenerek finansal istikrara katkı sağlamaları amaçlanmaktadır.[2]

Ancak son yıllarda bankaların, temel finansman kaynağı olan toplamış oldukları mevduatların çok çok üzerinde kredi vermeye başlaması ile kredi mevduat oranlarının kritik eşiklere ulaşması, bu nedenle de dış kaynak kullanımına olan ihtiyacının artması ve yurtdışı piyasalardan borçlanılmaya başlanılması, genişleyen kredi hacmi ile birlikte takipteki kredi miktarının son 7 senede % 200 oranında artması ve buna bağlı olarak da takipteki kredi oranının yükselişi ile verilen kredi kalitesinin azalması, akabinde ise geri ödenmeyen krediler nedeniyle de sermaye yeterlik rasyosunda ortaya çıkan düşüş, sektörde risklerin artmaya başladığını bariz bir biçimde göstermektedir.

2. VARLIK YÖNETİM ŞİRKETİ NEDİR, NEDEN VE NASIL KURULUR? 

Varlık Yönetim Şirketlerinin Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Yönetmelik[3] uyarınca varlık yönetim şirketleri; Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, bankalar ve diğer mali kurumların alacakları ile diğer varlıklarının satın alınması, tahsili, yeniden yapılandırılması ve satılması amacına yönelik olarak faaliyet göstermek üzere kurulan şirketler olarak tanımlanmaktadır.

Varlık yönetim şirketlerinin tanımından da anlaşılacağı üzere, bu finansal kurumların kuruluş amaçları,  bankalar ve diğer finansal kuruluşların faaliyetleri esnasında kullandırdıkları finansal kaynaklar karşılığında tahsil etmeleri gereken anapara, faiz veya diğer ödemelerin tahsilatında sıkıntı yaşamaları halinde, söz konusu kuruluşların tahsil edemedikleri alacaklarının tamamını veya bir kısmını alacakların temliki suretiyle devir/satın almak ve bu işlem sonucunda kendi finansal, hukuki ve teknik alt yapılarını kullanarak bahsi geçen tahsil edilemeyen sorunlu alacakları tahsil etmeye çalışmaktır.

Varlık yönetim şirketleri sadece TMSF, bankalar, faktoring ve leasing şirketleri gibi finansal kuruluşların gecikmiş alacaklarını satın alabilmekte, bankacılık dışındaki sektörlerin (örneğin reel sektörün) tahsili gecikmiş alacaklarını ise satın alamamaktadırlar.

Bahsi geçen süreçte varlık yönetim şirketinin bu faaliyeti gerçekleştirmekteki gayesi ise, ilgili kurumlardan daha düşük bedel ödeyerek devir aldığı alacakları, borçlulardan daha yüksek bir bedelle tahsil ederek, oluşacak fark ölçüsünde kazanç elde etmektir.

Örneğin, Yapı Kredi Bankasınca 30 Nisan 2017 tarihi itibariyle toplam 545,9 milyon TL olan sorunlu alacağın 27,1 milyon TL'ye varlık yönetim şirketlerinden oluşan bir konsorsiyuma satılmasına karar verildiği bildirilmiştir.[4] Bu devir işlemine göre Yapı Kredi Bankası, alacaklarının yaklaşık %95’inden vazgeçerek alacaklarını varlık yönetim şirketlerine devretmiştir. Varlık yönetim şirketinin bu süreçten kazanç elde edebilmesi ise, söz konusu alacak tutarı olan 27,1 milyon TL’den daha fazla tutarda alacağın tahsil edilmesine bağlıdır.

Yine Albaraka Türk Katılım Bankası, 4 Ekim 2017 tarihi itibariyle kanuni takip sürecindeki müşterilerine ilişkin 164,5 milyon TL tutarındaki nakdi alacaklarının % 97’sinden vazgeçerek alacaklarını 1,6 milyon TL'ye bir varlık yönetim şirketine satmıştır.[5]

Aşağıdaki tabloda bankalar ve diğer finans kuruluşlarınca son 9 sene içerisinde varlık yönetim şirketlerine devredilen sorunlu alacak tutarlarına ilişkin detaylar yer almaktadır. Son 9 senedeki sektörün devraldığı sorunlu alacak tutarı yaklaşık olarak 4 kat artarak 29 milyar TL’ye ulaşmıştır.

Tahsili Gecikmiş Alacak Satışının Gerçekleştiği Yıl
Ticari Anapara  (Milyon TL)
Bireysel Anapara (Milyon TL)
Toplam Anapara
(Milyon TL)

2008
1.156
612
1.768
2009
513
487
999
2010
1.626
1.343
2.968
2011
896
1.429
2.325
2012
1.635
1.608
3.242
2013
1.314
1.789
3.103
2014
2.516
3.595
6.111
2015
825
1.262
2.086
2016
3.068
3.450
6.518
TOPLAM
13.547
15.573
29.121


















Tablo 1: Yıllara Göre Varlık Yönetim Şirketlerine Devredilen Sorunlu Alacak Tutarları, Kaynak: Varlık Yönetim Şirketleri Derneği, http://varlikyonetim.org.tr/,  erişim tarihi 05.09.2017

Varlık yönetim şirketleri yeni sayılabilecek bir finansal kurum olduğundan toplum nezdinde bazen faktöring şirketleri ile karıştırılmaktadır. Bilindiği üzere faktöring şirketleri, firmaların mal ve hizmet satışlarından doğmuş veya doğacak vadeli, fatura veya fatura yerine geçen çek ve senet gibi bir belgeye dayanan alacaklarını temlik almakta ve bunun karşılığında firmalara finansman, garanti ve tahsilat gibi hizmetleri sunmaktadır. Bu süreçte firmalar, belgelendirilebilen (fatura vb.) alacaklarını faktoring şirketine belirli bir bedel karşılığında devretmektedir.

Burada da tıpkı varlık yönetim şirketinin alacağı devir alması gibi faktöring şirketi de bir alacağı devir almakla birlikte, varlık yönetim şirketinin vermiş olduğu hizmet ile faktöring şirketinin vermiş olduğu hizmet arasındaki temel bir fark bulunmakta olup, bu fark ise varlık yönetim şirketinin vadesi geçmiş ve sorunlu alacak statüsüne haiz olmuş alacakları daha düşük bedel ödeyerek devir almakta oluşu, buna karşın faktoring şirketinin ise henüz vadesi gelmemiş bu nedenle de sorunlu alacak vasfını kazanmamış alacakları devir alarak belli bir iskonto oranı üzerinden alacağı kırmak suretiyle finansman hizmeti veriyor oluşudur.

Varlık yönetim şirketlerinin kuruluş amaçlarına değindikten sonra nasıl kurulacağına da değinmek gerekirse, başta kuruluş işleminin BDDK’ca uygun görülmesi şartıyla;

a)      Anonim ortaklık şeklinde kurulması,
b)      Ödenmiş sermayesinin yirmi milyon Türk Lirasından az olmaması,
c)       Hisse senetlerinin tamamının nama yazılı ve nakit karşılığı çıkarılması,
d)      Ticaret unvanında "Varlık Yönetim Şirketi" ibaresinin bulunması,
e)      Kurucularının ilgili yönetmelikte sayılan şartları taşıması gerekmektedir.
Varlık Yönetim Şirketlerinin Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Yönetmelik uyarınca bu şirketlerin faaliyetleri aşağıda belirtilen faaliyetlerle sınırlandırılmıştır:

ü  Bankalar, TMSF, diğer mali kurumlar ve kredi sigortası hizmeti veren sigorta şirketlerinin bu tür hizmetlerinden doğan alacakları ile diğer varlıklarının satın alınması, satılması, satın alınan alacakların tahsil edilmesi, varlıkların nakde çevrilmesi veya bunların yeniden yapılandırılarak satılması,

ü  Alacakların tahsil edilmesi amacıyla edinilen taşınmaz, sair mal, hak ve varlıkları işletmek, kiralamak, bunlara yatırım yapmak,

ü  Alacakların tahsili amacıyla borçlulara ilave finansman sağlamak,

ü  Bankalar, TMSF, diğer mali kurumlar ve kredi sigortası hizmeti veren sigorta şirketlerinin bu tür hizmetlerinden doğan alacakları ile diğer varlıklarının yeniden yapılandırılması veya 3. kişilere satışı konusunda danışmanlık ve aracılık hizmeti vermek,

ü  Ana faaliyetlerini gerçekleştirmek üzere gerekli izinleri almak suretiyle sermaye piyasası işlemleri yapmak ve menkul kıymet ihraç etmek,

ü  Faaliyetlerini gerçekleştirmek üzere iştirak edinmek (sermaye veya oy hakkı iştirak oranı en az %10 olmalıdır),

ü  Diğer varlık yönetim şirketlerinin satışına aracılık ettiği veya ihraç ettiği finansal ürünlere yatırım yapmak,

ü  Şirketlere kurumsal ve finansal yapılandırma alanlarında danışmanlık hizmeti vermek.
Varlık Yönetim Şirketleri,  alacak veya diğer varlıkları satın alabilmek amacıyla, bu satın alımı yapacakları banka veya diğer mali kurumlardan kredi kullanamazlar.

Ayrıca, faaliyetleri nedeniyle doğmuş veya doğması muhtemel ama tutarı kesin olmayan zararları için devralmış oldukları alacak ve diğer varlık stoklarını TMS ve TFRS esaslarına göre değerlemeye tabi tutmaları ve bu çerçevede gerekli karşılıkları ayırmaları gerekmektedir.

3. BANKALAR NEDEN VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİ İLE ÇALIŞIRLAR ?

Bankalar, en basit ifade şekli ile tasarruf fazlası olan kişi ve kurumlardan topladıkları mevduatlar ile kendi öz kaynaklarını kullanarak tasarruf açığı olan kişi ve kurumları finanse etmek amacıyla kredi kullandıran kurumlar olarak tanımlanabilir. Bankalar, esas faaliyet konuları olan kredi verme hizmetinin yanı sıra, para ve sermaye piyasası alanlarıyla bağlantılı olarak birçok konuda da hizmet vermektedirler.

Bankaların ana hizmet konularından biri olan kredi verme sürecinde, verilen kredilerin niteliklerine göre sınıflandırılması ve bunlar için ayrılacak karşılıklara ilişkin usul ve esasları düzenlemek amacıyla BDDK’ca hazırlanan “Kredilerin Sınıflandırılması ve Bunlar İçin Ayrılacak Karşılıklara İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik”[6] uyarınca krediler 5 ana grup altında tasniflenmektedir. Bunlar;

i) Standart Nitelikli Krediler: Kredilendirilebilir nitelikte finansman yapısına sahip gerçek ve tüzel kişilere kullandırılan, ödemeleri süresinde yapılan veya otuz günden fazla gecikmeyen, borçlusunun kredi değerliliğinde zayıflama tespit edilmemiş olan ve gelecekte de geri ödeme sorunları beklenmeyen, teminatlara başvurulmaksızın tamamen tahsil edilebilecek nitelikte olan kredilerdir.

ii) Yakın İzlemedeki Krediler: Kredilendirilebilir nitelikte finansman yapısına sahip gerçek ve tüzel kişilere kullandırılmış olan, ancak, makroekonomik şartlardaki veya borçlunun faaliyet gösterdiği sektörlerdeki veya bunlardan bağımsız olarak borçluya ilişkin olumsuz gelişmeler nedeniyle borçlusunun ödeme gücünde veya nakit akımında olumsuz gelişmeler gözlenen ya da bunun gerçekleşeceği tahmin edilen ve anapara ve/veya faiz ödemelerinin tahsili vadelerinden veya ödenmesi gereken tarihlerden itibaren otuz günden fazla geciken ancak doksan günü geçmeyen kredilerdir.

iii) Tahsil İmkânı Sınırlı Krediler: Bu grupta, borçlusunun kredi değerliliği bozulmuş olan veya teminatların net gerçekleşebilir değerinin veya borçlunun öz kaynaklarının borcun vadesinde ödenmesini karşılamada yetersiz bulunması nedeniyle teminata başvurulmaksızın tamamının tahsil imkanı sınırlı olan ve gözlenen sorunların düzeltilmemesi durumunda zarara yol açması muhtemel olup anaparanın ve/veya faizin tahsili vadesinden veya ödenmesi gereken tarihten itibaren doksan günden fazla geciken ancak yüz seksen günü geçmeyen krediler yer alır.

iv) Tahsili Şüpheli Krediler: Bu grupta, anaparanın ve/veya faizin tamamının kredi sözleşmesinde yer alan hususlar çerçevesinde teminata başvurulmaksızın tahsilinin sağlanamayacağı muhtemel olup anapara ve/veya faizin vadesinden veya ödenmesi gereken tarihten itibaren tahsilinin gecikmesi yüz seksen günü geçen ancak bir yılı geçmeyen krediler yer alır.

v) Zarar Niteliğindeki Krediler:  Bu grupta,  borçlusunun kredi değerliliğinin tümüyle ortadan kalkmış olması nedeniyle tahsil beklentisi bulunmayan veya toplam alacak tutarının ancak ihmal edilebilir bir kısmının tahsil edilmesi beklenen veya üçüncü ve dördüncü gruplarda belirtilen özellikleri taşımakla birlikte, vadesi gelen ve ödenmesi gereken alacak tutarlarının tamamının bir yılı aşacak bir sürede tahsilinin sağlanamayacağı muhtemel olan veya anaparanın ve/veya faizin ödenmesi gereken tarihten itibaren tahsili bir yıldan fazla gecikmiş olan krediler sınıflandırılır.

Üçüncü, dördüncü ve beşinci grupta sınıflandırılan kredi grupları “Donuk Alacaklar” olarak da nitelendirilirler.
Bankalar, krediler ve diğer alacaklarla ilgili olarak, doğmuş veya doğması muhtemel zararların karşılanması ve doğacak risklerin etkili bir şekilde yönetilmesi adına karşılık ayırmak zorundadırlar. Kredi türleri itibariyle ayrılması gereken karşılıklar ise;

a) Standart nitelikli nakdi kredileri toplamının en az binde on beşi (%1,5) oranında genel karşılık,
b) Yakın izlemedeki nakdi kredileri toplamının en az yüzde üçü (%3) oranında genel karşılık,
c) Üçüncü Grupta sınıflandırılanların en az yüzde yirmisi (%20),
d) Dördüncü Grupta sınıflandırılanların en az yüzde ellisi (%50),
e) Beşinci Grupta sınıflandırılanların yüzde yüzü (%100) oranında olmak üzere gerçekleşen kredi zararını karşılayacak tutarda ayrılacak özel karşılıktır.

Bankalar veya finans kuruluşlarının açmış oldukları krediler veya kullandırdıkları finansal kaynakların tamamı veya belli bir kısmına ait ödemeler çeşitli nedenlerle bahsi geçen mali kaynakları kullananlarca yapılmamaktadır. Yukarıda da detaylı olarak değinilmeye çalışıldığı üzere bu tip durumlarla karşılaşıldığında bankalarca, geri ödenmeyen krediler kanuni takibe alınmak ve bunlara karşılık ayrılmak zorunda kalınmaktadır.

Bahsi geçen karşılık ayrılmasına ilişkin düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, takipteki alacaklar özellikle de donuk alacaklar için ayrılan karşılık oranı % 20’den başlayıp % 100’e kadar kademeli bir şekilde artmakta olup, alacağın tahsil edilememe riski ile birlikte banka öz kaynakları ve karlılığı da süreçten negatif etkilenmektedir. Yine sermaye yeterliliği oranının düşmesi ile birlikte bankalar eskisine nazaran daha az kredi vermek durumunda kalmaktadırlar.

Banka bilançolarının aktif bölümünde yer alan takipteki alacaklar (brüt) rakamı, bir bankanın aktif kalitesi ve ana faaliyet alanına ilişkin performans ölçümünde en önemli kriterler arasında yer almaktadır. Takipteki alacak (brüt) / toplam alacak rasyosu yüksek olan bankaların mevduat hariç diğer borçlanma faaliyetlerinde kaynak maliyetleri doğal olarak yüksek risk primi nedeni ile artacaktır.[7]

Bankacılık ve finans sektörü, ortalama olarak vermiş olduğu her 100 liralık kredinin 5 lirasında vade gününde tahsilat sorunu yaşamaktadır. Söz konusu 5 liranın 2 lirasını kısa vadede idari takip süreci içinde, 2 lirasını ise 2-3 yıla varan takip süreci içinde tahsil etmektedirler. Kalan 1 lirasını ise, varlık yönetim şirketlerine satmakta veya yasal takip sürecine devam etmektedirler. Sektörün bazen de, ekonomik fayda görmediği için alacaklarını takipsiz bıraktığı da görülmektedir. Varlık yönetim şirketleri başta bankalar olmak üzere finans sektörünün gecikmiş alacaklarını satın alarak kurumların hem bilançosunun temizlenmesine, arındırılmasına hizmet eder, hem de bu kurumları ciddi zaman ve insan kaynağı gerektiren operasyonel yükten kurtarırlar. Böylece bankalar kredi takip politikalarından taviz vermeden esas işleri olan kaliteli aktif üretmeye devam edebilirler.[8]

Bahsi geçen nedenlerle varlık yönetim şirketleri, bankacılık sektörü nezdinde özellikle sorunlu krediler konusu gündeme geldiğinde vazgeçilmez nitelikte bir kan kardeşi statüsüne kavuşmaktadır.

4. VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİ DEVİR ALDIKLARI ALACAKLARA İLİŞKİN OLARAK MALİ MEVZUAT UYARINCA KARŞILIK AYIRABİLİRLER Mİ?

Varlık yönetim şirketlerinin hukuki ve finansal anlamda düzenlendiği dayanak metin 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun[9] 143’üncü maddesi olup, mezkûr maddede bankalar ve TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) dâhil diğer malî kurumların alacakları ile diğer varlıklarının satın alınması, tahsili, yeniden yapılandırılması ve satılması amacıyla bu finansal organizasyonun kurulabileceği belirtilmiştir.

Yine söz konusu maddede, varlık yönetim şirketlerinin bu kapsamdaki işlemleri nedeniyle doğmuş veya doğması beklenen ancak miktarı kesin olarak belli olmayan zararlarını karşılamak amacıyla karşılık ayırmak zorunda oldukları, karşılık ayrılacak alacakların nitelikleri ile karşılıklara ilişkin esas ve usullerin BDDK  tarafından belirleneceği ve varlık yönetim şirketlerinin bu çerçevede ayırdıkları karşılıkların tamamının ayrıldıkları yılda kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider olarak kabul edileceği düzenlenmiştir.

BDDK tarafından çıkarılan Varlık Yönetim Şirketlerinin Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Yönetmeliğin 16’ncı maddesinde karşılık ayırma hususuna değinilmiş ve varlık yönetim şirketlerinin işlemleri nedeniyle doğmuş veya doğması beklenen ancak miktarı kesin olarak belli olmayan zararlarını karşılamak amacıyla, devraldıkları toplam alacaklar ile diğer varlıklarını Türkiye Muhasebe Standartları ile Türkiye Finansal Raporlama Standartları çerçevesinde belirlenen usul ve esaslara uygun olarak değerleyip karşılık ayıracaklarını belirtmiştir.
Normalde karşılıklar, Vergi Usul Kanunu (VUK)nun[10] 288’inci maddesinde, “Hâsıl olan veya husulü beklenen fakat miktarı katiyetle kestirilemeyen ve teşebbüs için borç mahiyetini arz eden belli bazı zararları karşılamak maksadıyla hesaben ayrılan meblağlar” şeklinde tanımlanmış olup, VYŞ’lerin karşılık ayırabileceklerine dair bir düzenleme ise bulunmamaktadır. Dolayısıyla VUK veya Kurumlar Vergisi Kanunu’nda (KVK)[11] yer almayan bir karşılığın kurum kazancının tespitinde gider olarak dikkate alınması mümkün değildir.
Ancak, Türk Hukuk Sisteminde normlar hiyerarşisine uygun olacak şekilde VYŞ’lerin ayırmak zorunda oldukları karşılıklara ilişkin olarak 5411 sayılı Kanun’un 143’üncü maddesinde KVK’ya atıf yapılmak suretiyle söz konusu karşılıkların KVK’da gider olarak dikkate alınabileceği yönelik yapılan özel düzenleme çerçevesinde, VYŞ’ler tarafından ayrılacak karşılıkların kurum kazancının tespitinde gider olarak dikkate alınması mümkündür.
SONUÇ
Varlık yönetim şirketleri, başta bankalara ve para ve sermaye piyasalarında faaliyet gösteren finansal kiralama şirketleri, faktoring şirketleri, finansman şirketleri ve kredi sigortası işlemleri yapan kuruluşlara, bu kuruluşların tahsil edemedikleri alacaklarının devri ile diğer varlıklarının satın alınması, tahsili, yeniden yapılandırılması ve satılması amacına yönelik hizmetler sunmaktadır. Varlık yönetim şirketleri, şu an itibariyle bahsi geçen finansal kurumlara yönelik hizmet vermekte olup henüz reel sektör kuruluşlarına hizmet vermemekte ancak hizmet alanının bu kuruluşların sorunlu alacaklarının devrine de imkan verecek ölçüde genişletilmesi konusu gündemde yer almaktadır.

Özellikle bankaların verdikleri ve geri ödenme sürecinde sıkıntı yaşanan ve sorunlu alacaklara dönüşen krediler, bankaların bilançolarının aktifinde takipteki alacaklar hesabına aktarılmakta olup bu alacağın miktarı ve tahsil edilebilme düzeyi bankaların aktif kalitesini ve faaliyetinin değerlendirilmesinde kullanılan temel performans göstergelerini (KPI) negatif şekilde etkilemektedir. Bu duruma bağlı olarak da banka riski artmakta, artan risk de beraberinde bankaların kaynak (borçlanma) maliyetini artırmaktadır. Zincirleme reaksiyonun neticesi ise azalan varlık ve öz kaynak karlılığıdır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, öz kaynakları, dolayısıyla da pasif yapısını olumsuz etkileyecek toksik nitelikteki sorunlu kredilerin ve alacakların (toxic assets) banka bilançolarından arındırılması noktasında varlık yönetim şirketleri önemli bir misyon üstlenmekte ve bankalara ciddi düzeyde destek olmaktadır. Varlık yönetim şirketlerinin son yıllarda bankalardan devir almış oldukları alacak tutarlarındaki artış da bu kanımızı destekler nitelikteki bir göstergedir.

KAYNAKÇA
5411 sayılı Bankacılık Kanunu
Varlık Yönetim Şirketlerinin Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Yönetmelik
213 sayılı Vergi Usul Kanunu
5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu
http://varlikyonetim.org.tr/, erişim tarihi 05.09.2017
www.bddk.org.tr , erişim tarihi 03.10.2017



Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :Kasım 2017/Vergi Sorunları Dergisi






[3] 01.11.2006 tarih ve 26333 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
[6] 22.12.2016 tarih ve 29750 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
[9] 1.11.2005 tarih ve 25983 (Mük.) sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
[10] 10.01.1961 tarih ve 10703 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
[11] 21.06.2006 tarih ve 26205 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

1 Haziran 2017 Perşembe

FİNANSAL BİR ARAÇ OLARAK NAKİT HAVUZU


FİNANSAL BİR ARAÇ OLARAK NAKİT HAVUZU (CASH POOLİNG) MEKANİZMASI VE TÜRK MALİ SİSTEMİ PERSPEKTİFİNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ

Onur ÇELİK, YMM

Özet

Ekonomik faaliyetlerin, işletmelerin öz kaynaklarının yanı sıra gerek ulusal gerekse uluslararası finansman piyasalarından kredi sağlanarak yürütüldüğü bilinen bir realitedir. Bununla birlikte işletmeler açısından, sınırlı finansal kaynaklara erişim bu kaynaklara olan yoğun ilgi ve beraberinde ortaya çıkan rekabet nedeniyle her zaman olanaklı görünmemektedir.

Bunlara ilaveten bir ülkenin ve özelinde işletmelerin tasarruf açığı da varsa öncelikli olarak öz kaynakların etkili ve verimli bir şekilde kullanımı ile dış kaynak kullanımının azaltılması daha da bir önem arz etmektedir.

Bir holdinge veya şirketler topluluğuna (grup) mensup şirketlerin sahip oldukları fon fazlası ve açıklarının tek bir merkez üzerinden bir bütün olarak değerlendirilerek, finansal ihtiyaçların kendi aralarında giderildiği ve yabancı kaynak kullanımına olan ihtiyacın azaltıldığı finansal yapıya nakit havuzu sistemi denilmektedir. Finansal kaynaklara ulaşılması ve ulaşılan kaynakların etkin bir şekilde dağıtılması adına önemli bir finansal araç olan nakit havuzu mekanizmasının çalışması, özellikle yurtdışı kaynaklı kredi kullanımlarında Türk mali sistemi çerçevesinde yapılan düzenlemelerin getirdiği mali yüklere bağlı olarak kredi maliyetinin artması nedeniyle efektif görünmemektedir.
Anahtar Sözcükler: Nakit Havuzu, Türk Ticaret Kanunu, Sermaye Piyasası Kanunu, Kambiyo Mevzuatı, Vergileme, Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu.

Abstract It is a known reality that economic activities are carried out by borrowing from the national and international financial markets as well as the own resources of the enterprises. However, in terms of businesses, access to limited financial resources is not always possible due to the intense interest in these resources and the resulting competition. In addition to this, if a country and businesses in particular are short of saving, it is even more important to reduce use of external resources primarily through effective and efficient use of self resources. The cash pool system is a financial structure in which a holding company or companies belonging to a group (group) have their own surplus and deficits as a whole and their financial needs are eliminated among themselves and the need for foreign resources is reduced. The work of the cash pool mechanism, an important financial instrument for reaching financial resources and effectively allocating resources to reach, is ineffective, especially as credit costs increase due to the financial burdens imposed by regulations imposed by the Turkish financial system on foreign borrowing.

Keywords: Cash Pooling, Turkish Commercial Code, Capital Market Code, Foreign Exchange Legislation, Taxation, Resource Utilization Support Fund.

Jel Classification: K22, K23, K34.

Giriş

Bilgi, iletişim ve ulaşım teknolojilerinde meydana gelen olağanüstü gelişmeler küreselleşme denen olguyu beraberinde getirmiş ve ulusal ekonomileri derinden etkilemiştir. Küreselleşme ile beraber temel üretim kaynaklarından birisi olan sermayenin sınırları aşarak mobilize hale gelmesi finansmana erişimi kolaylaştırmış ve beraberinde de finansman teminine ilişkin rekabeti artırmıştır. Değişen şartlara uyum sağlayan ekonomik birimlerde, finansman kaynaklarına daha kolay erişim amacıyla finansal mühendislik çatısı altında birçok finansal ürün ve araç geliştirmiş, yeni sistemler kurgulamıştır.

Bahsi geçen finansal araçlardan birisi de nakit havuzu sistemi olup kısaca, bir holding çatısı altında toplanan ya da bir şirketler topluluğuna (grup) mensup şirketlerin kendi aralarında fon fazla ve açıklarını bütünleşik olarak değerlendirerek, mümkün mertebe dış kaynak kullanımına gidilmesine ihtiyacın duyulmayacağı şekilde kurgulanan finansal bir yapı olarak tanımlanabilir. Nakit havuzu sisteminin genel olarak Türk hukuk düzenlemelerindeki yeri, özelinde ise Türk mali mevzuatı karşısındaki durumu ve mevcut şartlar altında kullanılmasının efektif olup olmadığı bu yazımızda mercek altına alınacaktır.

1.Nakit Havuzu Mekanizması

Nakit yönetimi, nakit giriş ve çıkışlarının miktar ve zamanını doğru şekilde tahmin etmek, nakit çıkışlarını mümkün olduğu kadar yavaşlatırken nakit girişlerini hızlandırmak, şirket bünyesinde bırakılması gereken nakit miktarını belirlemek, optimum seviyenin üzerindeki nakdi en iyi şekilde değerlendirmek ve eğer şirket bünyesinde nakit açığı varsa bu açığı en az maliyet ile kapatmak olarak tanımlamaktadır.

Finansman kaynaklarına özelinde ise nakde hızlı bir şekilde ve en uygun koşullarda ulaşmak, paranın zaman değeri de göz önünde bulundurulduğunda işletmeler bakımından en kritik konuların başında gelmektedir.

Şirketler topluluğu (grup) veya holding şirketlerinin pek çok işlevi olsa da; grup veya holding şirketlerinin tek elden etkin kontrolünü sağlamak, ortak bir strateji belirleyip bunu da iyi bir şekilde planlamak suretiyle şirketleri ekonomik ve mali olarak bir bütünlük içerisinde yönetilmesine olanak sağlamasının asli fonksiyonu olduğunu söylemek mümkündür.

İşte tam da bu noktada, bütünleşik yönetim stratejilerinden biri olan ve maliyet avantajı sağlamak amacıyla grup (topluluk) ve holding şirketlerine finansman teminini kolaylaştırmak üzere kurgulanan finansal yapılardan birisi de nakit havuzu sistemidir.

Ellili yılların başında, anglo-amerikan hukuk sisteminde ortaya çıkmış olan cash pooling (nakit havuzu), kısaca, “topluluk şirketleri arası nakit denkleştirme işlemi” olarak özetlenebilecek topluluk içi finans yönetiminde rol oynayan önemli bir nakit yönetim aracıdır. Buna göre, topluluk şirketlerinin nakit fazlaları bu amaca yönelik olarak oluşturulmuş olan merkezi bir hesaba havale edilirken, nakit eksiği olan bağlı şirketlerin bu eksikliği, yine bu hesaptan otomatik olarak giderilir, yani denkleştirilir.2 Bu sistemin özü, aynı topluluk ya da holding çatısı altındaki şirketlerin sahip
oldukları nakit kaynakların bir finansman politikası çerçevesinde etkin ve verimli bir şekilde kullanılmasıdır.

Nakit havuzu sistemi finansal literatürde fiziki (gerçek) ve sanal nakit havuzu olmak üzere iki başlık altında sınıflandırılmaktadır.

1.1.Fiziki (Gerçek) Nakit Havuzu

Gerçek nakit havuzu, havuza katılan her bir grup veya holding şirketinin bankada yer alan hesap mevcudunun gün sonunda havuza ya da “ana hesap” diye nitelendirilebilecek bir hesaba fiziksel olarak transfer edilmesidir. Genelde bu ana hesap, organizasyon yapısı holding üst çatısı altında toplanmayan grup (topluluk) şirketlerinde, finansal olarak en güçlü konumda olan grup şirketi tarafından, eğer hali hazırda holding şemsiyesi altında ortaya çıkmış bir organizasyonun varlığı bulunuyor ise holding şirket tarafından yönetilmektedir.

Havuza aktarımda bulunacak kaynak hesaplarda bulunan nakit miktarı, gün sonunda tamamen sıfırlanabileceği gibi yönetimce belirlenecek bir politika gereğincede söz konusu hesapta belirli miktarda nakitte bırakılabilir. Ancak pratikte, genelde diğer hesap bakiyelerinin sıfırlanarak ana hesap üzerinden yönetimin icra edilmeye çalışıldığı gözlenmektedir.

Bu sistem gereğince, nakit fazlası olan topluluk şirketlerinin bu fazlalığı havuza aktarılırken, nakde ihtiyacı olan (hesabı ekside olan) topluluk şirketlerinin bu ihtiyacı otomatik olarak havuz mevcudiyetinden giderilir. Temelde yatan düşünce özet olarak, topluluk şirketlerinin ihtiyaç duydukları nakdin yine topluluk içi kaynaklardan düşük maliyetlerle temin edilmesi ve böylelikle topluluğun sahip olduğu nakdin maksimum fayda sağlayacak şekilde kullanılması suretiyle finansman maliyetinin minimum düzeye indirilmesidir.

1.2.Sanal Nakit Havuzu

Bu yöntemin, gerçek (fiziki) nakit havuzu yönteminden ayrıldığı temel nokta nakit havuzuna mensup grup veya holding şirketlerinin banka hesapları arasında fiziki bir transferin/aktarımın olmamasıdır. Bunun yerine sanki fiziken bir “ana hesap” varmış gibi hareket edilerek hesaplar sanal bir hesap üzerinden tek bir çatı altında toplanmaktadır. Bu sürece de bir banka aracılık etmektedir. Özünde, hesaplar sanal olarak birleştirilmektedir. Süreç aşama aşama anlatılacak olur ise;

 Havuza mensup her bir grup veya holding şirketi, önceden üzerinde mutabık kalınan bir banka aracılığı ile hesapları sanal olarak birleştirir,

 Banka süreci organize eden aktör olarak pozitif veya negatif hesapları toplar, her bir hesabın durumunu göz önünde bulundurarak belirlenen oran üzerinden sanal olarak işleme taraf olanlardan pozitif hesaba sahip olana faiz geliri, negatif hesaba sahip olana ise kredi kullanımı nedeniyle finansman gideri tahakkuk eder,

 Bahsi geçen sanal işlemlere istinaden banka tarafından ödenen faiz tutarı ile banka tarafından elde edilen faiz geliri netleştirilir ve ortaya çıkan meblağ daha önceden belirlenen her bir dönemin sonunda havuz üyeleri şirketlere yansıtılır.

 Sistemden de anlaşılacağı üzere banka, topluluk ya da holding şirketlerine mensup hesapları bir üst göz olarak toplu olarak değerlendirmekte ve bu hesapları bir nevi teminat ve kaynak olarak kullanarak kredi alıp-verme sürecinin organizasyonunun outsourcing (dış kaynak) misyonunu üstlenmiş olmaktadır.

2.Nakit Havuzu Mekanizmasının Türk Hukuk Sistemi Karşısındaki Durumu

2.1.Türk Ticaret Kanunu (TTK) Açısından

Nakit havuzu sisteminin, özünde fon fazlası ile fon açığı olan şirketlerin bir araya gelerek kendi içlerinde birbirlerini finanse etmek üzere kurgulanmış bir yapı olduğuna yukarıda değinmiştik. Bu durumda akla gelecek ilk soru ise Türk Ticaret Kanunu’na (TTK) göre şirketlerin esas sözleşmelerinde sayılan ana faaliyet konuları dışında ticari faaliyetlerde bulunup bulunamayacaklarıdır.

Hukuki literatürde “ultra vires” yani yetki aşımı ilkesi ile ifade edilen bu durum, TTK bağlamında, şirketin, sözleşmesinde yazılı işletme konularıyla bağlı olması, işletme konuları dışında yaptığı işlemlerin şirketi bağlamaması anlamına gelir. 6762 sayılı eski Ticaret Kanunu’nun 137’inci maddesinde “Ticaret şirketleri hükmi şahsiyeti haiz olup şirket mukavelesinde yazılı işletme mevzuunun çevresi içinde kalmak şartıyla bütün hakları iktisap ve borçları iltizam edebilirler.” denilerek, ticaret şirketlerinin hak ve borç ehliyeti şirket sözleşmesinde yazılı işletme konusu ile sınırlandırılmış idi. İşletme konusu dışında yapılan işlemler ultra vires ilkesinin bir sonucu olarak yok hükmünde sayılmaktaydı. Bu da ticari yaşamda bazı sorunlar doğuruyordu. Bu olumsuzlukları dikkate alan yasa koyucu, 13 Ocak 2011 tarihinde kabul ettiği 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile ultra vires ilkesini kaldırdı. Ultra vires ilkesi kalktığı için, artık şirketlerin hak ehliyetlerinin sınırını işletme konusu çizmemektedir. Yani, şirketlerin işletme konuları dışında yaptıkları işlemler de şirketleri bağlamakta, yok hükmünde sayılmamaktadır.

Konuyu nakit havuzu sistemi ile ilişkilendirecek olur isek, ana sözleşmesinde açıkça belirtilmemiş olsa da Yeni TTK uyarınca Türkiye’de yerleşik bir şirketin nakit havuzu sistemine katılması ve bu vesile ile diğer holding veya grup şirketleri ile bu şirket arasında kredi ilişkisinin kurularak finansman hizmetinin verilmesi mümkündür.

Yeni Türk Ticaret Kanunu’na göre nakit havuzu sistemini ilgilendiren ana konu ise, nakit havuzu sisteminin temelini oluşturan holding ve şirketler topluluğuna ilişkin düzenlemelerdir.
Kanun’da, anonim, limited, kollektif, komandit ve paylı komandit şirketler ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş olmasına rağmen, holding şirketlere değinilen ilk nokta 519’uncu maddede yer almaktadır.

Söz konusu düzenlemeden ise başlıca amacı başka işletmelere katılmaktan ibaret olan şirketlerin holding şirketler şeklinde tanımlandığı anlaşılmaktadır. Esasında Yeni TTK’ nın, holdinglere sadece amaç unsuruna değinmekle yetindiği ve holding yapılanmasını özünde normal bir anonim şirket yapılanmasından farklı görmediği anlaşılmaktadır.

Yeni TTK’nın 195-209’uncu maddelerinde yer alan düzenlemelerde ise Şirketler Topluluğu, Hakim Şirket, ve Bağlı Şirket yapılanmalarına değinilmiştir.

6102 Sayılı Yeni TTK’nın 202’nci maddesindeki hükümler ile hâkim şirketin, hâkimiyeti bağlı şirketi kayba uğratacak şekilde kullanamayacağı dile getirilmiş ve hâkim şirketin özellikle bağlı şirketi; iş, varlık, fon, personel, alacak ve borç devri gibi hukuki işlemler yapmaya, kârını azaltmaya ya da aktarmaya, malvarlığını ayni veya kişisel nitelikte haklarla sınırlandırmaya, kefalet ve garanti vermek gibi sorumluluklar yüklenmeye, ödemelerde bulunmaya, haklı bir sebep olmaksızın tesislerini yenilememek, yatırımlarını kısıtlamak, durdurmak gibi verimliliğini ya da faaliyetini olumsuz etkileyen kararlar veya önlemler almaya yahut gelişmesini sağlayacak önlemleri almaktan kaçınmaya yöneltemeyeceği belirtilmiştir.

Ayrıca, bağlı şirketin uğradığı kaybın, faaliyet yılı içinde fiilen yerine getirilmemesi veya süresi içinde denk bir istem hakkı tanınmaması halinde, bağlı şirketin her pay sahibinin, hâkim şirketten ve onun, kayba sebep olan, yönetim kurulu üyelerinden, şirketin zararını tazmin etmelerini isteyebileceği vurgulanmıştır. Bu bağlamda, hâkim ortak tarafından nakit havuzu sisteminin diğer holding veya grup şirketlerinin pay sahiplerinin aleyhine olacak şekilde kullanılması ve holding veya grup şirketinin uğradığı kaybın telafi edilmemesi durumunda, hâkim şirket ve hâkim şirket yöneticileri bu süreçten hukuki olarak sorumlu tutulacaktır.

Türk Ticaret Kanunu kapsamında yer alan ve nakit havuzu sistemi ile ilişkilendirilmesi mümkün olan son düzenleme ise sermayenin korunması prensibidir. Bu prensip uyarınca 6102 sayılı Yeni TTK’da yer verilen maddelerden biri “Pay Sahiplerinin Şirkete Borçlanma Yasağı” başlıklı 358’inci maddesidir. Bu maddede getirilen kısıt, pay sahiplerinin, sermaye taahhüdünden doğan vadesi gelmiş borçlarını ifa etmedikçe ve şirketin serbest yedek akçelerle birlikte karının geçmiş yıl zararlarını karşılayacak düzeyde olmaması halinde şirkete borçlanmalarının mümkün olmadığıdır. Yani bu düzenlemeden anlaşılan, gerçek ve tüzel kişi ortakların iştirak ettiği şirketlerden borçlanmalarına ancak belirtilen kısıtlar dâhilinde imkân verildiğidir. Bu kısıtın haricinde bir şirket ortağının, ortak olduğu şirketten borç almasını önleyen her hangi bir TTK hükmü bulunmamaktadır.

Bu çerçevede, TTK uyarınca Türkiye’de yerleşik bir şirketin nakit havuzu sistemine katılması ve bu sistem üzerinden ortaklarına kredi kullandırmak suretiyle finansman hizmeti vermesi, şirketin serbest yedek akçeler ile birlikte karının geçmiş yıl zararlarını karşılayacak miktarda olması halinde mümkün olabilecektir.

2.2.Sermaye Piyasası Kanunu (SPK) Açısından

Kredi sağlayan kurumların, kredinin geri ödenmeme riskini minimize etmek amacıyla garanti talep etmesi finansal işlemlerde olmazsa olmaz koşullardan birisidir. Bu durum ister halka açık olsun ister olmasın garanti ya da kefalet veren şirketi bir risk altına sokacaktır. Şirketin halka açık olması durumunda ise sermayenin tabana yayılmasına aracılık eden bu platformun 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu5 (SPK) düzenlemeleri uyarınca da daha sıkı kurallarla takip edilmesine, sermayenin ve özellikle azınlığın korunmasına daha da çok önem verilmesine sebebiyet verildiği anlaşılmaktadır. Bu çerçevede halka açık şirketlerin Teminat, Rehin, İpotek ve Kefalet vermelerine ilişkin düzenlemelere yer verilen ve 27.01.2016 tarihli ve 2016/3 sayılı SPK Bülteni‘nde6 yayımlanan İ-SPK. 17.5 sayılı İlke Kararı ile;

 1) Halka açık ortaklıkların ya da bunların bağlı ortaklıklarının kendilerine fon temin eden grup şirketi lehine, kendilerine aktarılan fon tutarı ile sınırlı olmak üzere, Teminat, Rehin, İpotek ve Kefalet vermelerinin,

2) Halka kapalı bağlı ortaklıkların halka açık ana ortaklığı lehine Teminat, Rehin, İpotek ve Kefalet vermelerinin, II-17.1 sayılı Kurumsal Yönetim Tebliği’nin 12’nci maddesine aykırılık

oluşturmayacağına karar verilmiştir.

Yani halka açık şirketlerin üçüncü kişiler lehine teminat, rehin, ipotek ve kefalet veremeyeceği kuralı, yukarıda bahsi geçenlerle yapılacak işlemler bakımından serbest bırakılmış ve bu nedenle de bu kişilerle oluşturulacak nakit havuzu sisteminde havuza dahil holding veya grup şirketlerinin birbirine garanti yada kefalet vermesinin önünde bir engel bulunmamaktadır.

Sermaye Piyasası Kanunu’nun 17/3’üncü maddesi ilişkili taraf işlemlerinin gerçekleştirilmesine ilişkin genel kuralları belirler. Düzenlemeye göre, halka açık ortaklıkların, ilişkili tarafları ile gerçekleştirecekleri Kurulca belirlenecek nitelikteki işlemlere başlamadan önce, yapılacak işlemin esaslarını belirleyen bir yönetim kurulu kararı almaları zorunludur. Söz konusu yönetim kurulu kararlarının uygulanabilmesi için bağımsız yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğunun onayı aranır. Bağımsız yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğunun söz konusu işlemi onaylamaması hâlinde, bu durum işleme ilişkin yeterli bilgiyi içerecek şekilde kamuyu aydınlatma düzenlemeleri çerçevesinde kamuya duyurulur ve işlem genel kurul onayına sunulur. Bu düzenlemede belirtilen esaslara uygun olarak alınmayan yönetim kurulu ve genel kurul kararları ise geçerli sayılmaz.

Sermaye Piyasası Kanun’unda verilen yetki uyarınca çıkarılan Kurumsal Yönetim Tebliği’nin7 Yaygın ve Süreklilik Arz Eden İşlemler başlıklı bölümünde ;

Ortaklıklar ve bağlı ortaklıkları ile ilişkili tarafları arasındaki yaygın ve süreklilik arz eden işlemlerin bir hesap dönemi içerisindeki tutarının,
a) Alış işlemlerinde kamuya açıklanan son yıllık finansal tablolara göre oluşan satışların maliyetine olan oranının,

b) Satış işlemlerinde kamuya açıklanan son yıllık finansal tablolara göre oluşan hasılat tutarına olan oranının,

%10’dan fazla bir orana ulaşacağının öngörülmesi durumunda, yönetim kurulu kararına ilaveten, ortaklık yönetim kurulu tarafından işlemlerin şartlarına ve piyasa koşulları ile karşılaştırılmasına ilişkin olarak bir rapor hazırlanır ve bu raporun tamamı veya sonucu Kamuoyunu Aydınlatma Platformunda (KAP) açıklanır.

Konunun nakit havuzu sistemi ile olan bağlantısı ise nakit havuzuna dahil olan halka açık şirketin, diğer şirketler ile arasındaki finansal işlemlerin kredi kullanılması halinde halka açık şirketin son yıllık finansal tablolara göre oluşan satışlarının maliyetine olan oranının, kredi kullandırılması halinde ise son yıllık finansal tablolara göre oluşan hasılat tutarına olan oranının % 10’una ulaşması halinde, konu hakkında yönetim kurulunun kararının gerekliliği ile işlemin piyasa koşulları ile karşılaştırılmasının yapıldığı bir raporun hazırlanarak söz konusu rapor ile kamu oyunun bilgilendirilecek oluşudur.

Bir diğer SPK düzenlemesi ise aslında yukarıda değinilen ortaklıklar ve bağlı ortaklıkları ile ilişkili tarafları arasındaki yaygın ve süreklilik arz eden işlemlerinde temelini oluşturan ve vergi kanunlarında da transfer fiyatlandırması yoluyla kazanç aktarımı olarak düzenlenen ve yazımızın ilerleyen bölümlerinde de değinilecek olan Sermaye Piyasası Kanunu’nun 22’nci maddesinde düzenlenen “Örtülü Kazanç Aktarımı Yasağı” dır.

Söz konusu maddede halka açık ortaklıklar ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının; yönetim, denetim veya sermaye bakımından doğrudan veya dolaylı olarak ilişkide bulundukları gerçek veya tüzel kişiler ile emsallerine uygunluk, piyasa teamülleri, ticari hayatın basiret ve dürüstlük ilkelerine aykırı olarak farklı fiyat, ücret, bedel veya şartlar içeren anlaşmalar veya ticari uygulamalar yapmak veya işlem hacmi üretmek gibi işlemlerde bulunmak suretiyle kârlarını veya malvarlıklarını azaltarak veya kârlarının veya malvarlıklarının artmasını engelleyerek kazanç aktarımında bulunmalarının yasaklandığı ifade edilmiştir.

Bu düzenlemenin nakit havuzu sistemi ile olan ilişkisi ise, havuzda yer alan halka açık şirketlerin havuza mensup diğer holding veya grup şirketlerine kullandıracakları krediler ile bunlardan kullanacakları kredilerde uygulanacak faiz oranlarının emsallerine uygun olmak zorunda oluşudur.

2.3.Kambiyo Mevzuatı Açısından

Hatırlanacağı üzere Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar8 ile Türk şirketlerin yurtdışına kredi kullandırması yasaklanmıştır. Dışa açık bir ekonomi yapısı ile uyumlu olmayan bu düzenleme 32 Sayılı Karara İlişkin olarak çıkarılan 2008-32/34 Sayılı Tebliğ9 kapsamında yapılan revizyon ile Türkiye'de yerleşik kişilerce de, yurt dışında pay sahibi olduğu şirketlere, yurt dışındaki ana şirkete ve topluluk şirketlerine döviz veya Türk Lirası kredi açılabilir noktasına getirilmiştir. Böylece Türkiye'de yerleşik kişilerin de yurt dışında bulunan holding veya grup şirketlerine kredi vermelerine imkan tanınmış ve Türkiye’de yerleşik bir şirketin nakit havuzu sistemine dâhil olarak yurt dışında kurulmuş bir şirkete kredi verebilmesinin önü açılmıştır.

3.Nakit Havuzu Mekanizmasının Türk Mali Sistemi Karşısındaki Durumu

3.1.Kurumlar Vergisi Kanunu (KVK) Açısından

3.1.1.Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Aktarımı Hükümleri

5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun10 13’üncü maddesinde düzenlenen “Transfer Fiyatlandırması Yolu ile Örtülü Kazanç Dağıtımı” müessesesine göre; ilişkili şirket statüsünü kazanan holding veya grup şirketleri ile yapılmış olan nakit hareketlerine ilişkin işlemler emsallere uygunluk açısından değerlendirilmeli, holding veya grup şirketlerinin birbirlerine kullandırdıkları krediler için uygulayacakları alacak faizi oranları kıyaslanarak risk taşıyıp taşımadığı kontrol edilmelidir. Bu çerçevede kullandırılacak krediler (nakit havuzu kapsamında havuza aktarılacak tutar) üzerinden emsaline uygun oranlar üzerinden faiz geliri elde edilmesi gerekmektedir. Emsallere uygunluk doğrultusunda kredi kullandıranın yani kreditörün elde etmesi gerekir iken bu kurala uymayarak elde etmeyeceği faiz gelirleri transfer fiyatlandırması çerçevesinde değerlendirilecek ve yurt içi işlemlerde hazine zararının oluşması şartıyla (yurtdışı ile yapılan işlemlerde hazine zararı şartı aranmamaktadır) karşı tarafa dağıtılan kar payı olarak kabul edilecektir. Yine, söz konusu mali operasyonun diğer tarafı olup nakit havuzundan kredi kullanacakların katlanacakları olası finansman maliyetinin de aynı şekilde emsallere uygun olması gerekmektedir.

3.1.2.Örtülü Sermaye Hükümleri

5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 12’nci maddesinde yer alan “Örtülü Sermaye” hükümlerine göre, içinde bulunulan mali yıl itibariyle herhangi bir tarihte öz sermayenin 3 (üç) katını aşan borçlanmalar (öz sermaye hesabında firmanın dönem başındaki öz sermayesi dikkate alınır) örtülü sermayeye konu olacak ve bu borçlanmalar üzerinden hesaplanan kur farkları ile borçlanmalar üzerinden işletilen faizlerin kurumlar vergisi hesaplamasında kanunen kabul edilmeyen gider olarak dikkate alınması gerekecektir.

Bu düzenleme gereğince, bir firmanın içinde bulunulan mali yıl içerisinde toplamda kullanacağı yabancı kaynak tutarının öz sermayesinin 3 katını aşamayacağı ve bu hesaplamaya nakit havuzundan kullanılacak finansal kaynak tutarının da dahil edileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Aksi takdirde öz sermayesinin 3 katını aşan tutarda kullanılan kredilere ilişkin olarak katlanılan maliyetin karşı taraf bakımından dağıtılan kar payı olarak değerlendirileceği unutulmamalıdır.

3.1.3.Kurum Stopaj Vergisi Hükümleri

Türkiye’de yerleşik bir şirketin, yurtdışında kurulmuş bir nakit havuzu sistemine dahil olan yabancı banka veya finansal kuruluş niteliğine haiz olmayan bir holding veya topluluk şirketinden kullandığı her türlü kredi için ödeyeceği faiz üzerinden, 5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun (KVK) “Dar Mükellefiyette Vergi Kesintisini” düzenleyen 30’uncu maddesi uyarınca %10 oranında stopaj yapması gerekmektedir. Ancak stopajın hangi oran üzerinden hesaplanacağı noktasında, mukimliğin mevcut olduğu ülke yani faizin ödeneceği ülke ile Türkiye arasında var ise mevcut Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması (ÇVÖA) hükümlerinin de dikkate alınması gerekmektedir.

3.2.Katma Değer Vergisi Kanunu (KDVK) Açısından

Nakit Havuzundan yurtdışı kaynaklı para kullanılması sebebiyle, ödenecek faiz giderleri, sağlanmış olan bir finansman hizmeti kapsamında değerlendirileceğinden, faiz üzerinden Katma Değer Vergisi Kanunu11 (KDVK) madde 9/1 hükümleri gereği sorumlu sıfatı ile KDV hesaplanarak ödenmesi gerekecektir.

Yine Türkiye’de yerleşik firmaların, yurt içinde kurulu nakit havuzu üzerinden karşılıklı kredi alıp vermeleri halinde ise, tahakkuk ettirilecek faiz üzerinden verilen finansman hizmeti münasebetiyle KDV hesaplanacağı tabiidir.

Havuza aktarılan nakdin başka bir grup firması tarafından kullanılması sonucu Türkiye’de yerleşik firma tarafından hesaplanması gereken faiz üzerinden, özellikle geçmişte kullandırılan paralar için Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi12 mi (BSMV) yoksa KDV mi hesaplanması gerektiği hususu çeşitli zamanlarda tartışılmış ve sık sık farklı değerlendirmelere konu olmuştur.

Bahsi geçen tartışmanın sonlandırılması adına 6009 sayılı Kanun ile 01.08.2010 tarihinden itibaren geçerli olacak şekilde 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 28/3’üncü maddesi hükmü değiştirilmiş ve yeni düzenleme ile“90 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye göre ikraz işleriyle uğraşanlarla ikinci fıkrada belirtilen muamele ve hizmetlerden herhangi birini esas iştigal konusu olarak yapanlar bu Kanunun uygulanmasında banker sayılırlar. Bir şahsın münhasıran altın alım ve satımı ile uğraşması banker sayılmasını gerektirmez.” hükmü tesis edilmiştir.

Söz konusu düzenleme ile BSMV hükümlerinin uygulanabilmesi için baz alınan kriterin esas faaliyet konusu olacağı açıkça dile getirilmiştir. Nitekim madde gerekçesinde, değişikliğin sebebi şu şekilde açıklanmıştır:

“6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 28’inci maddesinin üçüncü fıkrasında yapılması öngörülen düzenlemeyle, fıkrada yer alan “2279 sayılı Kanun’a” ibaresi “90 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye” şeklinde değiştirilmektedir. Diğer taraftan anılan maddenin ikinci fıkrasında belirtilen işlemlerin devamlılık arz edecek şekilde yapılmasından ne anlaşılması gerektiği hususundaki muğlaklık uygulamada sorunlara neden olmakta ve gerçekte bankerlikle ilgisi olmayanlar banker olarak nitelendirilebilmektedir. Yapılması öngörülen düzenlemeyle, banker sayılmak için aranan devamlılık şartı, söz konusu işlemleri esas iştigal konusu olarak yapanlar şeklinde değiştirilmektedir. Esasen bu değişiklikle, anılan maddenin ikinci fıkrasında belirtilen işlemleri esas faaliyet konusu olarak fiilen yürütenlerin banker sayılarak banka ve sigorta muameleleri vergisinin mükellefi olmaları amaçlanmaktadır. Ödünç para verme işlemini esas iştigal konusu olarak yapmayan, diğer bir deyişle esas faaliyet konusu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen işlemler ile borç para verme işlemi olmayanların, ticari icaplar gereği yaptıkları borç para verme işlemleri banka ve sigorta muameleleri vergisi kapsamı dışına çıkarılmakta, bu işlemlerin finansman hizmeti kapsamında değerlendirilerek katma değer vergisine tabi tutulması sağlanmaktadır.”

Yukarıda yer alan düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere, holding veya grup firmaların kendi aralarında yapacakları nakit havuzu kapsamında borç alıp verme işlemleri bu düzenleme ile artık herhangi bir şüpheye yer verilmeyecek şekilde KDV hükümleri içerisinde değerlendirileceği kesinleşmiştir.

3.3.Damga Vergisi Kanunu Açısından

Damga Vergisi Kanunu’nun13 1’inci maddesi uyarınca, Kanuna ekli (I) sayılı Tablo’da yer alan belgeler damga vergisine tabiidir.

Kanuna ekli (II) sayılı Tablo’nun IV/23’üncü maddesinde ise bankalar, kredi kuruluşları ve uluslararası kurumlarca kullandırılacak kredilerin temini ve geri ödenmesi amacıyla düzenlenecek kağıtlar ile bu kağıtlar üzerine konulacak şerhler (kredilerin kullanımları hariç) damga vergisinden istisna tutulmuştur.

Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB) tarafından konuya ilişkin olarak verilen özelgelerde de14, kredi veren kurumun finans kurumu olduğunun ispatında, kredi veren kuruluşun kendi ülke resmi makamlarından almış olduğu, kredi kullandırmaya yetkili olduğunda dair belgenin, bu ülkede bulunan Türkiye Cumhuriyeti büyükelçilikleri veya konsoloslukları ya da ekonomi müşavirleri tarafından onaylanmış örneğini işleme aracılık eden bankaya ibraz etmeleri gerektiği dile getirilmektedir.

Bu çerçevede, nakit havuzuna dahil olup yurt dışında yerleşik olması münasebetiyle dar mükellef statüsüne haiz holding veya grup şirketleri (kurumlarca) ile, Türkiye’de yerleşik diğer holding veya grup şirketlerine kullandırılacak krediler için düzenlenen sözleşmeler, dar mükellef kurumun
(şirketin) banka ve finans kuruluşu olmaması halinde % 0,948 oranında damga vergisine tabi olacaktır.

3.4.Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu Açısından

Bilindiği üzere, 12/05/1988 tarihli ve 88/12944 sayılı Kararnameye ilişkin Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF) Hakkında 6 sıra numaralı tebliğ ile bankalar ve finansman şirketleri dışında Türkiye'de yerleşik kişilerin yurt dışından sağladıkları kredilerin (TL, Döviz veya Altın cinsinden) çeşitli oranlarda KKDF’ye tabi olduğu düzenlenmiştir.

2017/9973 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı15 (BKK) ile bankalar ve finansman şirketleri dışında Türkiye’de yerleşik kişilerin yurt dışından sağladıkları Türk Lirası kredilerinde (fiduciary işlemler hariç) ise KKDF oranlarında değişikliğine gidilmiştir. Oran değişikliği öncesinde TL kredilerde vadeye bakılmaksızın tahakkuk ettirilen faiz tutarları üzerinden % 3 oranında KKDF kesintisi yapılmakta iken, yapılan değişiklik ile ortalama vadesi 1 yıl ve üzeri olan TL kredilerde KKDF kesinti oranı % 0, ortalama vadesi 1 yıla kadar olanlarda ise % 1 olarak yeniden belirlenmiştir.


Söz konusu BKK ile döviz ve altın kredilerinde KKDF uygulamasında ise herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Döviz ve altın kredilerinde vadeye göre kredinin anapara tutarı ve altın miktarı üzerinden hesaplanacak KKDF oranları aşağıda yer alan tablodaki gibidir.


Yukarıda yer alan özet tablolardan da anlaşılacağı üzere KKDF hükümleri uyarınca, Türkiye’de yerleşik şirketlerin, nakit havuzu sitemine dâhil olan yurtdışında kurulu diğer holding veya grup şirketlerinden kullanacakları krediler, kredinin vadesine göre değişen oranlarda KKDF’ ye tabi olacaktır.

Sonuç

1980’li yıllarda ithal ikameci büyüme modelini terk ederek, ihracata dayalı kalkınma stratejisini benimseyen ülkemiz, yatırımları ve üretimi, özelinde ise ihracatını katma değeri yüksek ürünler grubu bazında arttırmak zorundadır. Bahsi geçen hedefleri benimseyen ve aynı zamanda tasarruf açığı da olan ülkemizde, arzu edilen üretim ve ihracat hedeflerine ulaşmak için ise işletmeler ciddi miktarda -üretim faktörlerinden biri olan- sermayeye yani finansal kaynağa ihtiyaç duymaktadır.
Finansal kaynaklara, temelinde ise nakde daha süratli ve ucuz bir biçimde erişmek amaçlı kurulan nakit havuzu mekanizması ise başta holding veya grup şirketlerinin kendi finansal kaynaklarını bütünleşik olarak değerlendirmek suretiyle, dış kaynak kullanımına duyulan ihtiyacın azaltılarak holding veya grup öz kaynaklarının etkili ve verimli bir biçimde kullanılabilmesi adına önemli bir finansal yapıdır.

Makalemizin yukarıda yer verilen bölümlerinde de detaylı olarak açıklanmaya çalışıldığı üzere, ülkemiz hukuki ve mali düzenlemeleri dikkate alındığında başta tasarruf açığı olan ülkeler bakımından dış kaynak kullanımının azaltılarak temelde topluluk öz kaynaklarının kullanımına olanak tanıyan çağdaş bir finansal yapı olan nakit havuzu mekanizmasının çalışması, özellikle yurt dışı kaynaklı kredi alış-veriş sürecinde maruz kalınan mali yükler (kkdf, damga vergisi, kurum stopaj vergisi gibi) nedeniyle efektif görünmemektedir. Çünkü holding veya grup şirketlerinin, öncelikli olarak topluluk kaynaklarını kullanmak amacıyla nakit havuzuna kaynak sağlayan diğer şirketlerden kredi kullanmak için gösterecekleri gayret, ortaya çıkan ek mali yükler nedeniyle caydırıcı bir sürece dönüşmekte ve kullanılan kaynak maliyetini artırıcı bir hal almaktadır.

Uluslararası ticaret ve yatırım imkanlarından istifade etmek, bilgi ve teknoloji transferi fırsatını yakalamak ve işsizliğe çözüm üretebilmek amacıyla dışa açık ekonomi modelini benimseyen ve bu maksatla da finansal kaynak girişini gerek niteliksel gerekse de niceliksel olarak artırmak için kısa vadeli hedefleri arasına İstanbul’un Uluslararası Finans Merkezi olmasını koyan ülkemizin mali düzenlemeleri, bu hedeflere ulaşmak için gerek duyulan ihtiyaçlara cevap vermekten uzaktır. Bu bağlamda, ülkemizin mevcut tasarruf açığı da göz önünde bulundurularak, başta topluluk içi finansal kaynaklara hızlı ve ucuz bir biçimde erişimi kolaylaştıracak gerekli mali revizyonların yapılmasının faydalı olabileceği düşünülmektedir.

1 Fisher, Stanley, Money and Production Function, Economic Inquiry, Vol: 12, Issue: 4, 1974, s. 520
2 Özdin, Funda, Cash Pooling (Nakit Havuzu) ve Alman Hukukunda Sermayenin Korunması İlişkin Maddelerde Cash Pooling Lehine Yapılan Değişiklik, http://arslanlibilimarsivi.com/sites/default/files/makale/Funda-ozdin-CashPooling-Nakit-Havuzu.pdf, erişim tarihi 10.06.2017
3 Özdin, Funda; Cash Pooling (Nakit Havuzu) ve Alman Hukukunda Sermayenin Korunması İlişkin Maddelerde Cash Pooling Lehine Yapılan Değişiklik,
http://arslanlibilimarsivi.com/sites/default/files/makale/Funda-ozdin-CashPooling-Nakit-Havuzu.pdf, erişim tarihi 10.06.2017
https://www.dunya.com/gundem/ultra-vires-ilkesinin-kalkmasi-ne-getiriyor-haberi-236447, erişim tarihi 11.06.2017
5 30.12.2012 tarih ve 28513 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
6 http://www.spk.gov.tr/apps/haftalikbulten/displaybulten.aspx?yil=2016&sayi=3&submenuheader=null, erişim tarihi 12.06.2017
7 03.01.2014 tarih ve 28871 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
8 11.08.1989 tarih ve 20249 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
9 28.02.2008 tarih ve 26801 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
10 21.06.2006 tarih ve 26205 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmıştır.
11 02.11.1984 tarih ve 18563 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
12 23.07.1956 tarih ve 9362 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
13 11.07.1964 tarih ve 11751 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
14 Örneğin Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 21.07.2008 tarih ve B.07.1.GİB.0.02.62/6226-68-333 sayılı özelgesi.
15 15.03.2017 tarih ve 30008 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.


KAYNAKÇA

6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu
6362 Sayılı Sermaye Piyasası Kanunu
Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar
5520 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu
3065 Sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu
6802 Sayılı Gider Vergileri Kanunu
488 Sayılı Damga Vergisi Kanunu
Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF)
KKDF Hakkında 6 Sıra Numaralı Tebliğ Kurumsal Yönetim Tebliği 2008-32/34 Sayılı Tebliğ 2017/9973 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmaları Metinleri Fisher, Stanley, Money and Production Function, Economic Inquiry, Vol: 12, Issue: 4, 1974 Özdin, Funda, Cash Pooling (Nakit Havuzu) ve Alman Hukukunda Sermayenin Korunması İlişkin Maddelerde Cash Pooling Lehine Yapılan Değişiklik Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 21.07.2008 tarih ve B.07.1.GİB.0.02.62/6226-68-333 sayılı özelgesi. https://www.dunya.com/gundem/ultra-vires-ilkesinin-kalkmasi-ne-getiriyor-haberi-236447 http://www.spk.gov.tr/ http://www.gib.gov.tr/ http://arslanlibilimarsivi.com/

Temmuz 2017 Vergi Sorunları Dergisinde Yayımlanmıştır.