30 Haziran 2018 Cumartesi

Pazarlama ve Satış Süreçlerine Yönelik Tedbirler


Kriz Ortamında İşletmelerin Pazarlama ve Satış Süreçlerine Yönelik Alabilecekleri Tedbirler


Malumunuz Türkiye olarak ekonomik bakımdan oldukça çalkantılı bir süreçten geçiyoruz. Kur ve faiz artıyor, bu süreç beraberinde enflasyon artışını getiriyor. Zincirin son halkasında olan tüketicinin ise güveniyle birlikte talebi de azalıyor.

Her ne kadar böyle bir süreçten geçiyor olsak da, işletmelerin yaşamlarına devam edebilmeleri adına piyasaya arz ettikleri mal ve hizmetleri satabilmeleri gerekiyor. Bu koşullar altında mevcut satış hacmini korumak dahi her zamankinden daha zor oluyor.

Bahsettiğimiz zorlu zamanları en hafif hasarlarla atlatabilmek adına satış ve pazarlama süreçlerine ilişkin olarak işletmeler neler yapabilirler kısaca değinmekte fayda olduğunu düşünüyoruz.

Yurtiçi pazarda;

ü  Müşteri portföyünde ilk 20 müşteriye yapılan satışların tutarı toplam satışların % 50-60’ını geçiyor ise, az sayıda müşteriye bağımlılığın görece yüksek olduğu düşünülebilir.Bu kompozisyon karşısında müşteri sayısının arttırılarak portföyün genişletilmesi,
ü  Daha önce müşteriler arasında yer aldığı halde çalışılması bırakılan firmaların tekrar kazanılması ve çalışılmamaya ilişkin kök sebeplerinin bulunarak ortadan kaldırılması,
ü  İşletmenin faaliyette bulunduğu sektöre ilişkin piyasayı segmentlere, yine söz konusu segmentleri de fragmante ederek (alt kırılımlara ayırarak), müşteriye göre farklı fiyatlama stratejilerinin (pricing power) uygulanması,
ü  CRM sisteminin kurgulanarak müşteri ilişkilerinin sistematik olarak takip edilebilmesi ve bu yönde kurumsal hafızanın oluşturulması,
ü  Teminatsız ve açığa satış yapılmayarak satışlara ilişkin tahsilat güvencesinin sağlanması,
ü  Piyasa şartları gereği açığa satış yapılması gerekiyor ise alacak sigortasının yaptırılması,
ü  Vadeli satışlarda zamanında ödeme yapmayan müşterilerin sıkı bir şekilde takip edilerek ödemelerde gecikme yaşanması halinde vade farkının müşteriye yansıtılması,
ü  Müşteri şikayetlerinin azaltılması ve memnuniyetlerin artırılmasına ilişkin olarak hedefler belirlenmesi ve söz konusu hedeflerin ulaşılabilirliğine ilişkin performans takibinin yapılması,
ü  Müşteri ziyareti sayısı & sıklığının artırılması, ilişkilerin sıcak tutulması ve müşteri şikayetlerine dönüş hızının yükseltilmesi,
ü  Müşterileri alıma teşvik edebilmek adına ciro primi verilmesi sisteminin uygulanması,
ü  Müşterilerin nabzının sürekli tutulabilmesi adına en az yılda bir kez müşteri memnuniyet anketlerinin yaptırılması faydalı olacaktır.

İhracat pazarlarında ise,

ü  Öncelikle yurt içi pazarda daralma olduğunda ihracat yapabiliyor olmanın öneminin farkına varmak ve ihracatın her zaman sürdürülebilir şekilde yapılmasına gayret etmek,
ü  Türk ihraç pazarlarının kompozisyonu, geleneksel pazarlarımız olan Avrupa ve MENA bölgesine bağımlı. Bunu değiştirebilmek adına mevcut ihracat kompozisyonundan farklı olarak ihraç pazarlarının sayısının artırılması, farklı ihraç pazarlarından pay alınabilmesi ve ihracat menzilinin artırılarak ihraç pazarı risklerinin azaltılmaya çalışılması,
ü  İhraç pazarlarının daha iyi analiz edilmesi, pazar dinamiklerine bağlı olarak ortaya çıkan fırsat ve tehditlerin hızlı takibi,
ü  İhracat süreçlerinde çeşitli pazarlara satış yapabilmek adına aracılar üzerinden satışın gerçekleştirildiği hallerde, aracısız ticaret yapabilmek için bu pazarlara derinlemesine nüfuz edilmesi ve müşteri ilişkilerinin kuvvetlendirilmesi,
ü  İhracat organizasyonunun pazar bazında ve/veya mamul ve/veya müşteri bazında eksperleşeceği bir yapılanmaya doğru evrilmesi,
ü  Yurt dışı fuar vb. gibi organizasyonların yakından takibi ve katılım gösterilmesi,
ü  Eximbank kredileri ile Ekonomi Bakanlığının ihracatı desteklediği finansman kaynaklarının kullanılabilmesi,
ü  Turquality projesine dahil olunmasının, pozitif katkılar sağlayabileceği düşünülmektedir.

Sonuç

Artık hemen hemen tam rekabet piyasasının geçerli olmadığı bir sektörün kalmadığı Dünya’da, kaliteli ve katma değeri yüksek mal veya hizmet üretmek önemli, üretilenleri tüketiciyle buluşturmak ise bundan da önemli bir hal almış vaziyette. Tüketicinin tercihlerini doğru bir şekilde tespit etmek arz etmeyi düşündüğünüz tüm mal ve hizmetin temelini oluşturmakta. Bunun için teknoloji firmaları yoğun çalışmalar yapmakta, tüketicilerin internet üzerinden izlerini dahi takip ederek kişisel özelliklerine uygun reklamlar vererek satın alma sürecini tetiklemektedirler.

Tüketicinin doğru analiz edilmesi ise tek başına yeterli olmamakta, pazarlama ve satış süreçlerinin de bu doğrultuda organize edilmesi de bir o kadar önem arz etmekte.Hele hele talebin daraldığı şu günlerde.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :30.06.2018/Dünya Gazetesi


27 Haziran 2018 Çarşamba

Taşeron (Alt İşveren) İstihdamı



Taşeron (Alt İşveren) İstihdamında Önem Arz Eden Hukuki ve Mali Hususlar


İşletmeler, özellikle de emek yoğun çalışan işletmeler için en önemli maliyet kalemlerinden birisi işçiliktir. Günümüzün rekabetçi dünyasında ise birçok işletme özellikle yardımcı iş niteliğine haiz işlerini kadrolu elemanlar istihdam etmek yerine, dış kaynak kullanımına (outsourcing) giderek yani taşeron (alt işveren) kullanarak yürütmeyi tercih etmektedirler. Bu tercihte söz konusu işlerin daha ucuza yaptırılabiliyor olması ise şüphesiz en önemli faktördür.

Taşeron (alt işveren), işyerlerinde yürütülen mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerde veya asıl işin bir bölümünde, işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan, bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerlerinde aldığı işte çalıştıran yapı olarak tanımlanabilir.

İşletmelerce bu sürecin doğru bir şekilde yönetilmesi ise hem hukuken hem de mali yönden son derece önem arz etmekte ve bu nedenle süreç mutlaka bir sözleşmeye bağlanmalıdır.

Taşeron Sözleşmesi İmzalanma Süreci Nasıl Yönetilmelidir ?

Öncelikle taşeron hizmet alım sözleşmesi, anlaşma yapılacak alanda alt işveren çalıştırmanın hukuken uygun olup olmadığı konusu da dahil olmak üzere, sözleşmenin içeriği ve genel esasları hakkında işletmenin hukuk müşaviri, insan kaynakları ve satın alma departmanları ile taşeronun çalıştırılacağı departmanların görüşü alınarak hazırlanmalıdır.

Taşeron firma ile yapılacak sözleşmede bulunması gereken asgari hususlar ise;

ü  Taşerona verilen işin niteliği,
ü  Taşeron şirkete asıl işin bir bölümü veriliyor ise, verilen işin işletmenin ve işin gereği ile teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektirme koşuluna ilişkin teknik açıklama,
ü  Taraflarca öngörülmüş ise işin başlama ve bitiş tarihleri,
ü  Taraflarca öngörülmüş işin hangi çalışma sistemi ile anlaşıldığı (götürü usul veya birim fiyat) bilgisi,
ü  Taraflarca öngörülmüş işin toplam bedeli ve hak edişlerin ödeme koşulları,
ü  Taşeronun faaliyetlerini asıl işverenin işyerinde mi, yoksa kendi işyerinde mi gerçekleştireceği,
ü  Yapılacak faaliyetler asıl işverenin işyerinde gerçekleştirilecekse işyerinin hangi bölümünde gerçekleştireceği,
ü  Taşeronun, faaliyetlerini yürütürken ihtiyaç duyacağı ve işletmeden kullanım talepleri olabilecek her türlü alet, edevat, malzeme ve sarf malzemesine ilişkin kullanım şartlarının sözleşmede belirtilmesi,
ü  Taşeron firmaya verilen işin taraflar açısından yürütülme esasları,
ü  Sözleşmeye uyulmaması halinde uygulanacak cezai müeyyideler,
ü  Ödenmeyen ücretler (fazla çalışma, genel tatil ücretleri) nedeniyle geriye dönük her türlü toplu ödemeler ve bunlara ilişkin idari para cezaları, çalışma süreleri ve ara dinlenmelerin mevzuata aykırı kullandırılması nedeniyle doğabilecek işçi alacakları, taşeronun geçersiz feshinden kaynaklanabilecek işe iade ücret ve tazminatları ile ihbar ve kıdem tazminatları,  taşeronun kayıt dışı işçi çalıştırması ve prim borçları nedeniyle asıl işveren olarak kaybedilen sosyal güvenlik prim teşvikleri, kullandırılmayan yıllık ücretli izin alacakları, sendikal tazminat ve davalar, taşeronun çalıştırdığı kişilerle ilgili iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerini yerine getirmemesinden kaynaklanan idari para cezaları ve diğer tüm bireysel ve toplu iş hukuku çerçevesinde asıl işveren kapsamında müteselsil sorumluluk çerçevesinde üstlenilecek tüm mali ve hukuki yükümlülüklerin taşerona, yasal temsilcisine veya ortaklarına rücu edilebileceğidir.

Ayrıca, taşeron firmanın Vergi ve Sosyal Güvenlik Kurumları’na karşı hukuki ve mali yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği ile çalıştırdığı personel, üçüncü kişiler ve kurumlara karşı olan borç durumunun değerlendirildiği belge olan “temiz kağıdı” her ay talep edilmeli ve bu yükümlülüklerin yerine getirilmediğinin tespit edilmesi halinde taşeron firmaya hak edişlerinin ödenmeyeceği hususu karşılıklı olarak en başta netleştirilmelidir.

Sonuç

Emek faktörünün bol olduğu ülkemizde, taşeron uygulaması işletmelerce sıklıkla başvurulan insan kaynağı temin etme yöntemlerinden birisidir. Hukuk sistemimiz de taşeron çalıştıran ve asıl işveren statüsüne sahip olan işletmelere başta vergi, sosyal güvenlik ve iş sağlığı & güvenliği konusunda birçok sorumluluklar yüklemiştir.Bu sürecin sağlıklı bir şekilde yürütülerek her iki taraf içinde dengeli bir sözleşmeye bağlanması, hem işletmelerin hukuki ve mali riskleri minimize etmesine hem de çalışma barışının sağlanarak işletme faaliyetlerinin sekteye uğramaksızın sürdürülebilir kılınması adına kritik öneme haizdir.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :27.06.2018/Muhasebetr Web Sitesi



30 Mayıs 2018 Çarşamba

Nakit Havuzu (Cash Pooling)



Kriz Ortamında Bir Finansman Yöntemi Önerisi : Nakit Havuzu (Cash Pooling)


Ekonomik faaliyetlerin, işletmelerin öz kaynaklarının yanı sıra gerek ulusal gerekse uluslararası finans piyasalarından kredi sağlanarak yürütüldüğü bilinen bir realitedir. Bununla birlikte işletmeler açısından, sınırlı finansal kaynaklara erişim bu kaynaklara olan yoğun ilgi ve beraberinde ortaya çıkan rekabet nedeniyle her zaman olanaklı görünmemektedir.
Bunlara ilaveten bir ülkenin ve özelinde işletmelerin tasarruf açığı da varsa öncelikli olarak öz kaynakların etkili ve verimli bir şekilde kullanımı ile dış kaynak kullanımının azaltılması daha da bir önem arz etmektedir.
Küreselleşme ile beraber temel üretim kaynaklarından birisi olan sermayenin sınırları aşarak mobilize hale gelmesi finansmana erişimi kolaylaştırmış ve beraberinde de finansman teminine ilişkin rekabeti artırmıştır. Değişen şartlara uyum sağlayan ekonomik birimlerde, finansman kaynaklarına daha kolay erişim amacıyla finansal mühendislik çatısı altında birçok finansal ürün ve araç geliştirmiş, yeni sistemler kurgulamıştır.
Bahsi geçen finansal araçlardan birisi de nakit havuzu sistemi olup kısaca, bir holding çatısı altında toplanan ya da bir şirketler topluluğuna (grup) mensup şirketlerin kendi aralarında fon fazla ve açıklarını bütünleşik olarak değerlendirerek, mümkün mertebe dış kaynak kullanımına gidilmesine ihtiyacın duyulmayacağı şekilde kurgulanan finansal bir yapı olarak tanımlanabilir. 
Nakit Havuzu Sistemi Nedir ?


Nakit yönetimi, nakit giriş ve çıkışlarının miktar ve zamanını doğru şekilde tahmin etmek, nakit çıkışlarını mümkün olduğu kadar yavaşlatırken nakit girişlerini hızlandırmak, şirket bünyesinde bırakılması gereken nakit miktarını belirlemek, optimum seviyenin üzerindeki nakdi en iyi şekilde değerlendirmek ve eğer şirket bünyesinde nakit açığı varsa bu açığı en az maliyet ile kapatmak olarak tanımlanmaktadır.
Finansman kaynaklarına özelinde ise nakde hızlı bir şekilde ve en uygun koşullarda ulaşmak, paranın zaman değeri de göz önünde bulundurulduğunda işletmeler bakımından en kritik konuların başında gelmektedir.
Şirketler topluluğu (grup) veya holding şirketlerinin pek çok işlevi olsa da; grup veya holding şirketlerinin tek elden etkin kontrolünü sağlamak, ortak bir strateji belirleyip bunu da iyi bir şekilde planlamak suretiyle şirketleri ekonomik ve mali olarak bir bütünlük içerisinde yönetilmesine olanak sağlamasının asli fonksiyonu olduğunu söylemek mümkündür.
İşte tam da bu noktada, bütünleşik yönetim stratejilerinden biri olan ve maliyet avantajı sağlamak amacıyla grup (topluluk) ve holding şirketlerine finansman teminini kolaylaştırmak üzere kurgulanan finansal yapılardan birisi de nakit havuzu sistemidir.
Ellili yılların başında, anglo-amerikan hukuk sisteminde ortaya çıkmış olan cash pooling (nakit havuzu), kısaca, “topluluk şirketleri arası nakit denkleştirme işlemi” olarak özetlenebilecek topluluk içi finans yönetiminde rol oynayan önemli bir nakit yönetim aracıdır. Buna göre, topluluk şirketlerinin nakit fazlaları bu amaca yönelik olarak oluşturulmuş olan merkezi bir hesaba havale edilirken, nakit eksiği olan bağlı şirketlerin bu eksikliği, yine bu hesaptan otomatik olarak giderilir, yani denkleştirilir.Bu sistemin özü, aynı topluluk ya da holding çatısı altındaki şirketlerin sahip oldukları nakit kaynakların bir finansman politikası çerçevesinde etkin ve verimli bir şekilde kullanılmasıdır. 
Nakit Havuzu Sistemi Türkiye’de Çalışabiliyor Mu ? 

Nakit havuzu sisteminin genel olarak Türk hukuk düzenlemelerindeki yeri, özelinde ise Türk mali düzenlemeleri karşısındaki durumu ve mevcut şartlar altında kullanılmasının efektif olup olmadığına bakıldığında ise sonuç pek müspet görünmemektedir.
Çünkü, özellikle yurt dışı kaynaklı grup içi kredi alış-veriş sürecinde maruz kalınan mali yükler (kkdf, damga vergisi, kurum stopaj vergisi gibi), yine hem yurt içi hem yurt içi borçlanmalarda transfer fiyatlandırması ve örtülü sermaye uygulamaları hükümleri ve KDV düzenlemeleri nedeniyle holdingin/grubun nakit havuzunda yer alan mali kaynakları daha pahalı hale gelmektedir.
Bu çerçevede  holding veya grup şirketlerinin, öncelikli olarak topluluk kaynaklarını kullanmak amacıyla nakit havuzuna kaynak sağlayan diğer şirketlerden kredi kullanmak için gösterecekleri gayret, ortaya çıkan ek mali yükler nedeniyle caydırıcı bir sürece dönüşmekte ve kullanılan kaynak maliyetini artırıcı bir hal almaktadır.
Sonuç

Malumunuz, reel sektörün döviz açığını azaltmak amacıyla, 2018 yılı Mayıs ayı başından itibaren geçerli olmak üzere, döviz kredilerinin kullanımı ile ilgili yeni kısıtlamalar getiren Bakanlar Kurulu düzenlemesi yürürlüğe girmiş bulunuyor.
Söz konusu kararla, şirketler 15 milyon USD’nin altında döviz  kredisi  kullanacaksa, kullanacağı kredi ve mevcut kredi bakiyesinin toplamı kadar son üç yılda içerisinde döviz geliri  elde etmiş olması gerekiyor. Yani, mevcut durumda 15 milyon USD’nin altında döviz kredisi kullanan veya döviz kredisi kullanmayan şirketler belirli istisnalar hariç döviz kredisi kullanmak isterse artık bu şirketlerden döviz gelirine sahip olması kriterine sahip olması beklenecektir.
Uluslararası ekonomiye entegre olan, ciddi miktarda ithalat yapan bir ülke olan Türkiye’nin dövizsiz iş yapması ise mümkün değil. Üstelik dövizin maliyeti de son günlerdeki hem faiz oranlarındaki artışla hem de TL karşısında değer kazancı ile giderek artmakta. Bu nedenle zaten kıt olan topluluk içi kaynaklara olan ihtiyaç daha da artmakta ve bunları en verimli bir biçimde kullanmak ise hiç olmadığı kadar önem kazanmakta.
Sorunu teşhis ettik ama peki çöz nedir ? Çözüm, uluslararası ticaret ve yatırım imkanlarından istifade etmek, bilgi ve teknoloji transferi fırsatını yakalamak ve işsizliğe çözüm üretebilmek amacıyla dışa açık ekonomi modelini benimseyen ve bu maksatla da finansal kaynak girişini gerek niteliksel gerekse de niceliksel olarak artırmak için kısa vadeli hedefleri arasına İstanbul’un Uluslararası Finans Merkezi olmasını koyan ülkemizin mali düzenlemelerini, bu hedeflere ulaşmak için gerek duyulan ihtiyaçlara cevap verecek bir altyapıya kavuşturmasıdır. Bu bağlamda, ülkemizin mevcut tasarruf açığı da göz önünde bulundurularak, başta topluluk içi finansal kaynaklara hızlı ve ucuz bir biçimde erişimi kolaylaştıracak gerekli mali revizyonların hızla yapılması ve kıt olan finansal kaynaklarımızın efektif bir biçimde kullanılmasına olanak sağlanmasıdır.
Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :30.05.2018/Vergialgı Web Sitesi



19 Mayıs 2018 Cumartesi

Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Vergi Politikaları


Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Vergi Politikaları İlişkisi



PESTEL analizi, işletmelerin yatırım yapacağı çevrenin yatırıma etkilerini ve süreçte başarılı olunup olunamayacağının değerlendirilmesinde kullanılan stratejik planlama tekniklerinden birisidir. PESTEL'in açılımı, Political (Politik), Economic (Ekonomik), Social (Sosyal), Technological (Teknolojik), Environmental (Çevresel) ve Legal (Yasal) dir. 

Bu başlıkları mümkün olduğunca detaylandıracak olur isek;

Politik Faktörler: Hükümet politikaları, politik istikrar, yolsuzluk algısı, dış ticaret politikası, ticaret kısıtlamaları, vergi politikası, işçi haklarına ilişkin politikalar.

Ekonomik Faktörler: Ekonomik büyüme, faiz, enflasyon, işsizlik, vergi oranları, borçluluk düzeyi, gelir dağılımı, döviz kurunun seviyesi ve diğer tüm makroekonomik göstergelerdeki istikrar düzeyi.

Sosyal Faktörler: Nüfus artış hızı, yaş dağılımı, eğitim düzeyi, sağlık bilinci, toplumsal yaşam stili, kültürel engeller.

Teknolojik Faktörler: Teknoloji teşvikleri, innovasyon düzeyi, otomasyon düzeyi, ar-ge çalışmalarının düzeyi, teknoloji bilinci ve teknolojik değişime açıklık.

Çevresel Faktörler: Çevre politikaları, iklim değişikliği, sivil toplum örgütlerinin çevre konularındaki baskı düzeyi.

Hukuki Faktörler: İş hukuku, işçi sağlığı ve güvenliği hukuku, tüketiciyi koruma hukuku, marka ve patent hukuku, rekabet hukuku ve tahkim imkanı.

OECD Ülkelerinde Vergi Oranları

Özellikle uluslararası yatırımcıların yatırım kararı verirken en çok dikkate aldığı unsurların başında hiç şüphesiz ki ekonomik faktörler içerisinde yer alan vergi politikaları, mali düzenlemelerin basitliği & anlaşılabilirliği ve yürürlükte olan vergi oranlarının düzeyi gelmektedir.
Bu çerçevede; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve piyasa ekonomisini benimsemiş OECD ülkelerinin kurumlar vergisi oranları incelendiğinde 2017 yılı ortalamasının % 24,2 olduğu görülmektedir.
Bilindiği üzere, bir ülkenin yabancı sermayeyi kendi ülkesine çekmek ve yatırım yapması için diğer ülkelere nazaran sağladığı vergi avantajları vergi rekabeti olarak nitelendirilmektedir. Birçok ülke de, yatırımcılara daha rekabetçi bir yatırım ortamı sunmak adına vergi oranlarını daha da aşağı çekiyor. Bu kapsamda en güncel örnek ise Amerika Birleşik Devletleri.Trump yönetimi 2018 yılından geçerli olmak üzere yürürlükteki kurumlar vergisi oranını  % 35’ ten % 21’e çekti!
Türkiye ise, bu önemli adımı çok daha önce 2006 yılında atmış ve o dönemki kurumlar vergisi oranını % 30’ dan % 20’ye düşürmüştü. Ancak son dönemdeki global ekonomik dalgalanmalar ve bütçe dengeleri doğrultusunda kısmen de olsa geri adım atarak 2018-2020 dönemi için geçerli olmak üzere kurumlar vergisi oranını % 20’ den % 22’ye yükseltmek zorunda kaldı !


Mali düzenlemelerimizin basitliği & anlaşılabilirliği noktasında ise maalesef pek iyi durumda değiliz.Nitekim Hollanda Merkezli TMF Groups  tarafından hazırlanan  Financial Complexity Index 2018 raporuna göre Türkiye, mali düzenlemelerin karmaşıklık düzeyi bakımından Dünya’da 3’üncü sırada yer alıyor !
Bu neticeyi almamızda, birbiri ile konu yönünden ilgisi olmayan ve çok fazla sayıda başka kanunda ek ve değişiklikler yaptığımız “torba kanun” formatının etkisi de oldukça büyük.

Sonuç

Türkiye, istatistiklere göre son 10 yılda (2008-2017 dönemi) dış finansman gereksiniminin yaklaşık 100 milyar Dolarını doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıyla karşılamış görünüyor. Bu rakam söz konusu dönemdeki dış finansman ihtiyacımızın % 23 ‘üne denk geliyor.

Amerikan Merkez Bankası FED’in 2008 yılında ortaya çıkan global finansal krizinden çıkış için başlattığı parasal gevşeme ile likidite enjeksiyonunun sonuna gelindiğinin ve yavaş yavaş parasal sıkılaştırma sürecine girildiğinin ilanıyla eskiye nazaran finansman kaynaklarının maliyetinin artacağı bir konjonktürde, Türkiye’nin dış finansman ihtiyacını karşılamada her zamankinden daha fazla doğrudan yabancı sermaye yatırımına ihtiyacı olacağını söylemek yanlış olmasa gerek.

Yabancı sermaye çekebilmek adına sürekli teşvik paketleri açıkladığımız ve Dünya’da ticaret savaşlarının gündemde olduğu şu günlerde, mali düzenlemelerimizi sadeleştirmenin, vergi oranlarımızı gözden geçirmenin ve gerçek vergi reformlarını yaparak haksız rekabete neden olan kayıt dışı ile mücadele etmenin tam zamanı gibi görünüyor.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri : 19.05.2018/Dünya Gazetesi
Linki : https://www.dunya.com/kose-yazisi/dogrudan-yabanci-sermaye-yatirimlari-ve-vergi-politikalari-iliskisi/416225

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Türk Sanayisinin Geleceği Parlak Mı ?


Türk Sanayisinin Geleceği Parlak Mı ?


Son elli yılın en önemli olgusu olan küreselleşme, her geçen gün büyük bir hızla gelişen ve değişen bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde tüm insanlığı etkilemiştir. Küreselleşme;  ekonomik, politik, sosyal ve kültürel alanda etkilerini ciddi manada hissettirmiş ve tüm dünyada birçok değişikliğe sebebiyet vermiştir. Özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin varlığı mikro düzeyden makro düzeye doğru ilerleyecek olursak insanları, toplumları, ulusları ve devletleri bir zincirin halkaları gibi birbirine sıkı sıkıya bağlamıştır. Bu çerçevede söz konusu sujelerin dünyada meydana gelecek değişimlere kayıtsız kalarak sürecin dışında kalması mümkün değildir.

Bilgi, iletişim ve ulaşım teknolojilerinde meydana gelen bu olağanüstü gelişmeler doğal olarak ulusal ekonomileri de derinden etkilemiştir. Özellikle temel üretim kaynakları olan sermaye ile emeğin ve bunların çıktılarından bir olan malların mobilize hale gelmesi dünya çapında ciddi bir rekabet ortamı yaratmıştır. Piyasalar, ekonomi tarihinde hiç olmadığı kadar tam rekabet piyasa yapısına yakınsamıştır.

Bu bağlamda yepyeni bir teknolojik değişim ve bunun beraberinde getireceği yeni bir iş yapış modeliyle karşı karşıyayız. Değişimin adı bu kez “Endüstri 4.0”. Kısaca 4.Sanayi Devrimi olarak tanımlanıyor. Detaylandıracak olur isek Endüstri 4.0, tüm yönetim süreçleri için otomasyon teknolojileri, iletişim ve kablosuz bilgi entegrasyonuyla bütünleştirilmiş otomatize ve birbiri ile konuşabilen dijital bir üretim altyapısını ifade etmektedir.

Peki madem konumuz yeni bir sanayi devrimi, Türk Sanayisi ne durumda yakından inceleyelim.
  
Türk Sanayisinin Durumu

Aşağıda yer alan tablo, bize Türk Sanayisi’nin 1980 yılından bu yana önemli düzeyde gelişmeler kaydetse de, Dünya’nın en çok sanayileşmiş 15 ülkesi arasında tutunamadığını gösteriyor. Yine, Türkiye ihracat kompozisyonunun % 80’i sanayi ürünlerinden oluşsa da, Türkiye’nin her 100 Dolarlık ihracatının 65 Dolarlık kısmının ithal girdiye dayanan bir sanayi altyapısı olduğu da biliniyor.


Ülkemizin en büyük 500 sanayi şirketinin yer aldığı İSO 500 listesindeki şirketlerin teknolojik altyapılarının dağılımı ise aşağıda yer aldığı gibidir.


Görüldüğü üzere Türk Sanayisini oluşturan en büyük şirketlerden sadece 9 tanesinin yüksek teknoloji altyapısına sahip olduğu görülüyor. Bu bilgiye ek olarak Türkiye’nin ihraç ettiği sanayi ürünlerinin sadece % 5’i ileri teknoloji ürünlerinden, % 35’ise orta teknoloji ürünlerinden oluştuğunu belirtmekte fayda var. 

Türk Sanayicilerinin 2018 yılı Beklentileri

Türk imalat sektöründeki firmaların, gelecek 12 ay için ekonomik faaliyetlerine yönelik beklentilerini ortaya koymak amacıyla  400’ün üzerinde firmadan üçer aylık dönemler bazında görüş alınarak İstanbul Sanayi Odasınca hazırlanan Türkiye Sanayisinde Görünüm ve Beklentiler Nisan 2018 raporuna göre, aşağıda yer alan bazı ekonomik faktörlerin sanayicilerimizin performanslarını nasıl etkileyeceğine yönelik beklentiler yer alıyor.


Sanayicilerimizin, üretim faktörlerini etkileyen döviz kuru, finansman maliyeti, hammadde fiyatları, işgücü gibi temel parametrelere ilişkin genel beklentisinin olumsuz yönde olduğu görülüyor. Dünya’da küresel ticaret savaşlarının yaşandığı bir konjönktürde, bu beklentiler Türk sanayisi adına özellikle rekabet gücü açısından maalesef olumlu bir tabloya işaret etmiyor.

Sonuç

İhracata dayalı, teknoloji geliştiren, katma değeri yüksek ürün üretebilen, değer zinciri oluşturabilen bir sanayi ve üretim altyapısına sahip olmak vatandaşlar olarak hepimizin ortak dileği. Fakat dilek ve temennilerin hayata geçmesi için zamanımızı ve enerjimizi doğru işlere kanalize etmemiz gerekiyor. Biz bu noktada ne yapıyoruz diye geriye dönüp baktığımızda ve hatta şu an içinden geçmekte olduğumuz çalkantılı ekonomik konjonktürde dahi İnşaat sektörüne yatırımı ve tüketimi teşvik etmeye çalıştığımızı görüyoruz.

İnşaat sektörüne yapılan yatırımların tekrar gelir getirici üretim faktörlerine dönüşmeyeceğini, bu büyüme modelinin sağlıklı olmadığını sanırım söylemeyen ekonomist ya da uzman kalmadı. Ben bilineni tekrar etmeyeceğim ama siz değerli okuyucalara bir soru soracağım. Ekonomi yönetimi sizin elinizde olsa siz ne yapardınız ? Cevabı duyar gibiyim, “sanayinin çarklarını döndürmeye çalışır, bu alana daha çok yatırım yapacak aksiyonlar almaya gayret ederdim.”

Peki bu hemen mümkün mü ? Benim cevabım ise hayır ! Nedeni ise çok basit. Ülkemizin en büyük 500 sanayi şirketinin yer aldığı listeye bakarsanız ne demek istediğimi hemen anlayacaksınız. Zira İSO 500 listesi ağırlıklı olarak demir-çelik üreticileri, çimento üreticileri ve işlenmiş gıda üreten firmalar ile bazı kamu iktisadi kuruluşlarından oluşmakta.Listede benim tespit edebildiğim inşaat sektörüne dayanan 42 tane demir - çelik, 23 tane de çimento üreticisi şirket var ! Bu tablo bize esasında inşaat sektörünün Türk sanayisinin varlığı için itici güç olduğu gerçeğini gösteriyor.

Özetle, sanayiye daha çok yatırım yapalım, paraları betona gömmeyelim demek şu aşamada tüm ekonomik sistemin tıkanması anlamına geliyor. Çözüm adına yapılması gereken ise teknolojiye dayanan ve katma değeri yüksek ürün üretebilen yeni bir sanayi alt yapısı kurgulamak. Bunun içinde yepyeni bir eğitim modeline geçmek şart. Zira bilinen ve eski şeyler ile yeni şeyler söylemek ya da üretmek artık mümkün değil.


Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :16.05.2018/Vergialgı Web Sitesi