4 Ağustos 2018 Cumartesi

Borçlanma Halka Açıl !



Borçlanma Halka Açıl !




Son yıllardaki en büyük övünç kaynağımız olan makro ekonomik göstergelerdeki iyileşmeler, gerek küresel ekonomilerdeki dalgalanmalar gerekse kendi iç gündemimizdeki politik ve ekonomik dar boğazlardan geçtiğimiz günlere bağlı olarak yerini olumsuz bir tabloya bırakmış vaziyette.

Ekonomik gidişatımıza hızla bakacak olur isek, 2018 yılının başından bu yana TL’nin Amerikan Doları karşısında % 25 değer kaybettiğini, TÜFE’nin %15’e ÜFE’nin ise % 23’e yükseldiğini görüyoruz. Kur ve enflasyondaki artışa bağlı olarak TCMB faizleri artırmış, Hazinenin borçlanma maliyeti % 20 ‘ye ulaşmış. Risksiz faiz olan hazine borçlanma maliyeti % 20’ ye yükselince, özel sektörün borçlanma maliyeti olan ticari kredi faiz oranları da haliyle  % 24-25’ lere gelmiş. CDS primi (Credit Default Swap) yani kredi risk primi ise yılın başından bu yana iki katına çıkarak 328 baz puana yükselmiş.

Daha da kötüsü bankalardaki TL kredi mevduat oranı % 140’ lara ulaşmış. Bu durum bize Türk bankalarının finansman kaynağı yaratma bakımından da oldukça zorlandığını göstermekte. Bir de üstüne, uzun zamandır gündemde olan tüm Dünya’da parasal sıkılaştırma sürecinin de (Quantitative Tightening) fiilen uygulanmaya başlanacağı ve gelişmekte olan ülkelere akan para musluklarının iyice kısılarak, faizlerin daha da artacağı bir konjonktürün eşiğindeyiz.

Azalan finansal kaynaklar ve yükselen faiz oranları ile özel sektörün mevcudiyetini devam ettirerek, yatırım ve üretim yapması oldukça zor. Ancak işletmelerin bir şekilde yoluna devam edebilmesi için de finansal kaynaklara erişebilmeleri gerekiyor.

İşte tam da bu noktada gerek yatırım bankaları gerekse de ekonomi bürokrasisi, şirketlerin finansman kaynaklarına erişebilmesi adına alternatif bir yol olarak 2018 yılını borsa için halka arz yılı ilan etmekte.


Halka Arzın Faydaları

2018 yılı halka arz yılı ilan edildiğine göre, halka açılmanın ne gibi avantajları var yakından incelemek gerekir ise;

-Şirketlerin ucuz maliyetli finansman kaynağı bulabileceği para ve sermaye piyasası platformlarına daha kolay erişim imkanı
-Sermaye artırımı şeklinde gerçekleştirilecek halka arzlarda şirketin ucuz finansman kaynağı sağlaması
-Halka açılmanın getirdiği kurumsallaşma
-Şeffaflık (transparency) ve hesap verilebilirliğin (accountability) artması
-Halka açılma sayesinde şirketlerin/grupların/holdinglerin bilinilirliğinin ve marka değerinin artması
-Hisselerin borsada işlem görmesi sebebi ile sürekli bir piyasa değerinin olması
-Yine hisselerin borsada işlem görmesi ile daha likit hale gelmesi ve buna bağlı olarak finansman imkanlarının çoğalması
-İkincil halka arz imkanıdır.
Olası dezavantajları ise,
-SPK uygulamalarının getirdiği kurumsallaşma/prosedür yükü şirket yönetimlerini zorlayabilmekte
-Kamuoyunu aydınlatma ilkesi gereğince her yeni gelişmenin kamuoyuna açıklanma mecburiyeti bulunması
-SPK ve Borsa İstanbul denetimidir.

Halka Arzın Zamanlamasını Belirleyen Faktörler Neler ?

Bir halka arzın başarıya ulaşmasında birçok faktör bulunmakla birlikte belki de bunlardan en önemlisi halka arzın zamanlamasıdır. Halka arzın zamanlamasında dikkate alınacak unsurlar ana hatlarıyla aşağıdaki gibi özetlenebilir;

-Politik faktörler
-Ekonomik faktörler
-Yurtdışı para ve sermaye piyasalarının durumu
-Şirketin son birkaç yıldaki mali ve operasyonel performansı

2017 Yılı Halka Arzları ve 2018 Yılı Beklentileri Neler ?

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) verilerine göre 2017 yılında sadece 3 halka arz gerçekleşti. Payları ilk kez halka arz edilen bu firmalar ise Mistral GYO, Fonet Bilgi Teknolojileri ve Mavi Giyim. Bunların halka arz tutarı ise 1,25 Milyar TL olarak gerçekleşmişti.

2018 yılında ise 17 şirketin halka arz gerçekleştirebileceği ve bunun karşılığında ise şirketlerin tahminen 5 milyar dolarlık bir kaynağı elde edilebileceği öngörülüyordu.Yaşanan seçim süreci ve döviz kurlarının pik yapması ile bu rakamlara ulaşılması pek olanaklı görünmese de halka arz planları şirketlerin gündemleri arasında yer almaya devam ediyor.

Sonuç
Hazineden sorumlu eski bakanımız Mehmet Şimşek yılın başında yaptığı bir konuşmada, iş dünyasına bu konjonktürde borç almak yerine ortak alma çağrısında bulunmuş ve “Borç yiğidin kamçısı olmakla birlikte, bu dönemde sorun olarak karşımıza çıkıyor” demişti.

Amerikan Merkez Bankası FED’in, 2008 yılında ortaya çıkan global finansal krizden çıkış için başlattığı parasal gevşeme ile likidite enjeksiyonunun sonuna gelindiğinin ve bilanço küçültme sürecine girdiğinin ilanıyla eskiye nazaran finansman kaynaklarının gerek miktarsal olarak azalacağı gerekse de maliyetinin artacağı bir ortamda, halka arz opsiyonu şirketlerin karşısında yeni bir finansal araç olarak yerini almış gibi görünmektedir.

Ülkemizin artan risk primine bağlı olarak doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının azalmasına rağmen Borsa İstanbul’da yer alan hisselerin döviz bazında hala çok ucuz olduğu gerçeği, Türk şirketlerinin yabancı yatırımcı çekebilme cazibesini her şeye rağmen koruyarak küresel ekonomik fırtınaların gündemde olduğu şu günlerde can simidi olma ümidinin korunmasını sağlayacak gibi görünüyor.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :  04.08.2018/Dünya Gazetesi

2 Ağustos 2018 Perşembe

Türk Çelik Sektörü ve Artan Korumacılık


Türk Çelik Sektörü Artan Korumacılık ve AKÇT Anlaşması Karşısında Yıpranıyor


İnsanlığın başlangıcından bu yana var olan ve işlenebilmesi ile birlikte siyasi, ekonomik ve sosyal yaşam şeklini değiştiren demir cevheri ve bundan üretilen çelik, başta inşaat, otomobil, beyaz eşya ve ev aletleri, makina, gemi yapımı gibi birçok sektörün temel üretim girdisidir. Çelik üretiminin ve tüketiminin gelişmişlik ve sanayileşmiş olma kriterlerinden biri sayıldığı günümüz dünyasında, çelik sektörü kurulu kapasiteleri ve üretim miktarları ile en önemli endüstri kollarından biri konumundadır.

Dünya Çelik Derneği (worldsteel) verilerine göre 2017 yılı itibariyle Dünya çelik sektörünün kurulu kapasitesi yaklaşık 2,2 milyar ton seviyesindedir.2017 yılında Dünya ham çelik üretimi 1.69 milyar ton seviyesinde gerçekleşmiş olup, sektörün kapasite kullanım oranı ise % 76 mertebesindedir. Bu durum Dünyada ciddi miktarda çelik kapasitesi fazlalığına işaret etmektedir.

Enerji ve hammaddenin yoğun olarak kullanıldığı çelik sektöründe, küresel ham çelik üretiminin % 70’i demir cevherinin kullanıldığı entegre tesislerde, % 30’u ise hurdanın kullanıldığı elektrik ark ocaklı tesislerde gerçekleştirilmektedir.

Türkiye’de 3 adet entegre, 27 adet elektrik ark ocaklı ve 1 adet indüksiyonlu olmak üzere 31 adet tesis çelik üretiminde faaliyet göstermektedir. 2016 yılı verilerine göre Türkiye’de Elektrik Ark Ocaklı ve İndüksiyonlu tesislerde 39,6 milyon, Entegre tesislerde ise 11,5 milyon ton olmak üzere toplamda 51 milyon ton kurulu sıvı çelik üretim kapasitesi bulunmaktadır. 2017 yılında üretilen 37,5 milyon ton sıvı çelik üretimi göz önünde bulundurulduğunda sektörün kapasite kullanım oranı % 73 düzeyindedir. Sektörün doğrudan yarattığı istihdam sayısı ise 2017 yılı sonu itibariyle yaklaşık 40 bin kişi mertebesindedir.

Türkiye, 2017 yılı verilerine göre 37,5 milyon tonluk üretim ile Dünya’nın en büyük sekizinci çelik üreticisi, Almanya’nın ardından da Avrupa’nın ikinci büyük çelik üreticisi konumunda bulunmakta olup sektördeki önemli oyunculardan birisidir.

Türkiye de 51 milyon ton kurulu sıvı çelik üretim kapasitesi bulunmasına rağmen maalesef ki üretim kapasitesinin çoğunluğu katma değeri düşük olan inşaat çeliği üretimine yöneliktir. Katma değeri yüksek olan vasıflı çelik diye tabir edebileceğimiz ürün gamındaki üretim düzeyi ise Dünya ortalaması ile kıyaslandığında oldukça düşüktür.

Türkiye, hali hazırda 150 kadar ülkeye çelik ihracatı gerçekleştirmektedir. Türkiye’nin ana pazarları AB, Ortadoğu, ABD ve Kuzey Afrika’dır. Türkiye, 2017 yılında 17.8 milyon tonluk ihracatı ile de Dünya’nın en büyük onuncu çelik ihracatçısı konumundadır. Ayrıca Türkiye, inşaat demiri bakımından da Çin’in ardından Dünya’nın en büyük ikinci ihracatçısıdır. Türkiye’nin toplam ihracatının % 7.3’ünü gerçekleştiren Türk çelik sektörü, 2017 yılında otomotiv, tekstil ve kimya sektörlerinin ardından Türkiye’nin en büyük dördüncü ihracatçı sektörü konumuna ulaşmıştır.

Artan Korumacılık

Dünyadaki kapasite fazlalıkları ve buna paralel olarak artan dampingli ihracat, Türk çelik sektörüne ciddi zarar vermektedir. Dünyadaki büyük çelik tüketicisi ülkeler, dampingli ithalata karşı önlem almaya çalışmaktadır. Hatta tabiri caizse “kurunun yanında yaşı da yakarak” damping yapmayan ihracatçı ülkelere karşı da korumacılık babında tedbirler almakta ve kendi üreticileri ile pazarlarını korumaya çalışmaktadırlar.

Örnek verilecek olur ise, Haziran ayından itibaren ABD, çelik ve alüminyum ithalatına AB’ye karşı sırasıyla % 25 ve %10 oranında gümrük vergisi uygulanması kararı aldı. Söz konusu ek vergiden Türkiye’de nasibini aldı.

Bunun ardından da AB’ de 26 çelik ürününün ithalatına ilişkin soruşturma başlattı. Bununla da yetinmeyen AB, ABD'nin devreye aldığı ilave gümrük vergilerine karşılık olarak, 22 Haziran’dan itibaren ABD’den ithal edilen mısır, barbunya, pirinç, mısır gevreği, fıstık ezmesi, yaban mersini, portakal suyu, viski, puro, sigara, tütün, ruj, kot pantolon, nevresim, ayakkabı, lavabo, merdiven, vantilatör, motosiklet, yat, tekne, tüp ve çelik gibi yüzlerce farklı ürüne % 25 gümrük vergisi yürürlüğe koydu.

AB’nin söz konusu kararının ardından, ABD Başkanı Trump da Avrupa’dan ithal edilen tüm araçlara % 20 ek gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulundu.

Haliyle tüm Dünya’da artan korumacılık tedbirleri ile yurtdışında bir çok ülkeye açıldığı gibi Türk üreticiler hakkında da açılan çok sayıda anti dumping soruşturmaları sonucunda, Türkiye’nin çelik ihracatı da 2018 yılının ilk 6 ayında geçen seneye nazaran % 2.5 oranında geriledi.

Tüm bu süreçte Türkiye ne yaptı diye sorarsanız 2017 yılı Temmuz ayında inşaat sektörünün de baskısıyla, inşaat çeliği ithalatında daha önce % 30 oranında uygulanan gümrük vergisi oranını, Güney Kore için % 5,6’ya, AB üyesi ülkeler, Malezya ve serbest ticaret anlaşması yapılan bazı ülkeler dışındakiler için ise % 10’ a düşürdü !

Kısaca tüm Dünya çelik sektörüne ek vergi uygulamaya hazırlanırken, Türkiye çelik ithalatında vergi oranını düşürmüş oldu.

Bir Başka Sorun Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (AKÇT) Anlaşması

Çelik sektörü, Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (AKÇT) zamanında gerçekleştirilen serbest ticaret anlaşması nedeniyle bazı ar-ge destekleri hariç doğrudan veya dolaylı olarak devlet yardımlarından yararlanamamaktadır. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi gelecekte de, sektör devlet yardımlarından yararlanamayacaktır. Avrupa Birliği (AB), AKÇT anlaşma hükümlerini gerektiğinde kendi insiyatifi ile tek taraflı olarak değiştirebilmekte ve kendi iç pazarı bakımından avantaj sağlayabileceği hammadde ve mamüller bakımından anlaşma dışında kalabilmektedir.Türkiye ise karar alma mekanizmalarında yer almadığından bu değişikliklerden olumlu yönde faydalanamamaktadır.

Bilindiği üzere son dönemde yaşanan global ekonomik kriz ülkemizde de ekonomik aktivitelerin yavaşlamasına neden olmuş ve bu sürecin en hafif şekilde atlatılması için bir çok ekonomik teşvik paketi yürürlüğe koyulmuştur. Yürürlükteki teşvikler ile, genel ve bölgesel teşviklerin yanı sıra büyük ölçekli yatırımlar ile stratejik yatırımlara yönelik çok sayıda çeşitli teşvik uygulamaları devreye girmiştir.

Yazımızın ilgili bölümlerinde de anlatılmaya çalışıldığı üzere çelik sektörü gerek Dünya gerekse ülkemiz için stratejik öneme sahip bir sektör olup, aynı zamanda sermaye yoğun bir endüstri olması hasebiyle de yapılacak yatırımlarda büyük ölçeklerde olmak zorundadır. Oysaki sektör şu an itibariyle AKÇT anlaşması nedeniyle yararlanabileceği mevcut teşviklerden yararlanamamaktadır. Söz konusu teşvik imkanlarından yararlanabilmenin ciddi sermaye yatırımı gerektiren çelik sektörüne sağlayacağı katkıyı ve rekabet avantajını tartışmak izahtan vareste olacaktır. 

AB ile ekonomik ilişkilerin karşılıklı çıkarları dengeleyecek bir zemine oturtulması ihtiyacı, diğer sektörlere nazaran çelik sektöründe daha büyük bir aciliyet taşımaktadır. Mevcut durum itibariyle, AB’nin yaptığı serbest ticaret anlaşmaları ile diğer ülkelere getirmemiş olduğu devlet yardımlarını sınırlandırma yükümlülüğünü, Türkiye ile yapılan serbest ticaret anlaşmasına koymuş olması, bu aciliyeti daha da artırmaktadır. Türk çelik sektörü, yeni kapasiteler için devlet desteği istememektedir. Ancak, yüksek katma değerli ve stratejik ürün üretimine yönelik yatırımlarına hiçbir destek alamaması, çelik sektörümüzün gelişmesini sınırlandırıcı bir fonksiyon icra etmektedir. Bu yönü ile Avrupa Birliği ile yapılacak, Gümrük Birliği’nin geleceği konusundaki görüşmelerde, çelik sektörünün beklenti ve ihtiyaçları ile AKÇT Serbest Ticaret Anlaşması’nın da özellikle masaya yatırılmasına, katma değeri yüksek ürünlerin üretimine ve teknolojik dönüşüme imkân sağlayacak yatırımlara devlet desteği verilebilmesinin önünün açılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.[1]  

Sonuç

Türk çelik sektörü, milli gelirimize, ihracatımıza ve istihdama önemli katkılar sağlamaktadır. Sektörde faaliyet gösteren firmalar da ülkemizin önemli sanayi kuruluşlarından oluşmakta olup, 2017 yılı İSO 500 listesine bakıldığında ilk 50 firmanın 12’ sinin çelik sektöründe faaliyette bulunduğu anlaşılmaktadır.

Birçok endüstri kolunun temel girdisi olup, AKÇT anlaşması ile Avrupa Birliği’nin dahi temellerinin atılmasına neden olan bu stratejik öneme haiz sektörün, ülkemizde daha da gelişerek katma değeri yüksek vasıflı çelikler üretebilen ve ileri teknolojiye sahip rekabetçi bir konuma ulaşabilmesi için önündeki ekonomik ve mali engellerin ortadan kaldırılması ülkemizin menfaatine olacaktır. Aksi takdirde Türk çelik sektörü artan korumacılık ve politik anti-dumping davaları sonucunda ortaya çıkan ticaret savaşlarında, telafi edilemeyecek boyutta yaralar alacaktır.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :02.08.2018/Muhasebetr Web Sitesi







[1]Türkiye Çelik Üreticileri Derneği basın açıklamalarından derlenmiştir.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

Gümrük Birliği Anlaşması Acilen Revize Edilmelidir



Gümrük Birliği Anlaşması Acilen Revize Edilmelidir !



Gümrük Birliği, üye ülkelerin tek pazar oluşturarak ekonomik entegrasyona gidildiği, gümrük birlikteliğinin sağlandığı ve bu suretle birlik dışındaki ülkelere karşı tek ve ortak ticaret politikası, gümrük tarifesi ve mali politikaların uygulandığı ekonomik bir yapılanmadır.

Türkiye, 1996 yılında Avrupa Birliği’nin (AB) üyeleri arasında kurmuş olduğu gümrük birliğine dahil olmuştur. Türkiye, AB’ye üye olmadan gümrük birliğine üye olan tek devlettir. AB üyesi olmadığı için karar alma mekanizmasına dahil olamamakta ancak alınacak kararları uygulamak zorundadır.Yani ulusal dış ticaret politikasını belirleme yetkisini tek taraflı olarak AB’ye üye olma ümidi ile devretmiş ve bir nevi taviz vermiş durumdadır.

Nitekim, gümrük birliği esasen sanayi sektörünü kapsamakta, tarım ve hizmet sektörlerini ise kapsamamaktadır.Türkiye’nin tam manasıyla sanayileşmemiş ve rekabet gücünün sanayileşmiş ülkeler karşısında oldukça düşük seviyede olan bir ülke olduğu bilinen bir gerçektir. Örneğin Türkiye, Almanya’dan otomobil ithal ettiğinde gümrük vergisi almamaktadır. Şu an gündemde olan yerli otomobil projemiz devreye girse, Alman otomotiv devleriyle bu sistemde rekabet edebilecekmidir ?
Peki, göreceli üstünlük sağladığımız tarım ve hizmetler sektörü neden gümrük birliği kapsamında dahil edilememiştir ?

AB ile Türkiye arasındaki dış ticaret dengesine baktığımızda da, tablonun  tamamen Türkiye’nin aleyhine olduğu görülmektedir.İstatistiklere göre AB ülkelerinden yapılan ithalatımızın, ihracatımızdan % 30 - 40 civarında daha yüksek olduğu görülmektedir.1996-2016 yılını kapsayan 20 yıllık dönemde AB lehine verilen dış ticaret açığı 200 milyar dolardır. Bu tutar her yıl ortalama 10 milyar dolar dış ticaret açığı verdiğimiz anlamına gelmektedir.

Gümrük Birliğine taraf olmanın bir diğer dezavantajı ise, AB’nin üçüncü ülkeler ile yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmaları (STA) nedeniyle Türkiye’nin ilave yükümlülükler altına girmesidir.Örnek vermek gerekirse, Mısır ile AB arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması gümrük vergilerinin sıfırlanmasını gerektirsin. Bu sayede Mısır Türkiye’ye ihracat yaparken Türkiye gümrük vergisiz bu malı ithal etmek zorunda kalacaktır. Türkiye, Mısır’a aynı ürünü ihraç etmek istese, Türkiye gümrük birliği üyesi olmasına rağmen AB üyesi olmadığı için Mısır, Türkiye’ye gümrük vergisi uygulayacaktır ! Türkiye’nin buna engel olması için tek şansı ise, Mısır ile ayrı bir STA imzalamasıdır. Ancak Mısır gibi birçok ülke bu avantajını kaybetmemek adına yıllarca Türkiye ile ayrı bir STA imzalamaya yanaşmamıştır.

Ülkemizin, üyesi olmadığı ya da olamayacağı bir sisteme, ekonomik pazarını tıpkı üye ülkeler gibi açması, buna mukabil üye ülkelerin AB pazarında sahip olduğu haklardan Türkiye’nin tümüyle yararlanamaması ne iktisaden ne de politik olarak kabul edilebilir bir durum değildir.

Uluslararası ticaret, tüm Dünya ülkeleri için olmazsa olmaz bir noktaya ulaşmış ve tüketicilerin refahını artırmıştır.Bununla birlikte adil, ekonomik ve sürdürülebilir temellere dayanmayan ticaretin sonucunda bir ülkenin refahı artarken diğerinin azalır.Dünya’da son dönemde yaşanan ticaret savaşlarının temel nedeni de budur.

Sonuç

AB ile ekonomik ilişkilerin karşılıklı çıkarları dengeleyecek bir zemine oturtulması ihtiyacı, büyük bir aciliyet taşımaktadır. Mevcut durum itibariyle, AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmaları ve diğer ülkelere getirmemiş olduğu devlet yardımlarını sınırlandırma yükümlülüğünü Türkiye ile yapılan anlaşmalara koymuş olması bu aciliyeti daha da artırmaktadır.

Bu çerçevede Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’nin geleceği konusundaki yapılacak görüşmelerde, öncelikle karar alma mekanizmalarına Türkiye’nin dahil edilmesi, gümrük birliğinin başta tarım ve hizmetler sektörlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi, yine AB’nin STA imzalayacağı üçüncü ülkelerle müzakare ve karar alma sürecine Türkiye’nin dahil edilmesi ya da imzalanacak STA’nın Türkiye’yi bağlamayacağının belirlenmesi için ivedilikle adım atılması gerekmektedir.

Uluslararası iktisat literatüründe yer alan “bebek endüstriler teorisini” uygulayarak, yüksek gümrük vergileri ile kendi sanayisini oluşturmuş Avrupalı ve diğer sanayileşmiş ülkelere Türk sanayisi kurban edilmemelidir. Sanayimiz rekabet kazanıyor söylemleri ile ağır bedeller ödetilen Türk Sanayisi bu sistemle asla uluslararası piyasada yer alacak küresel bir sanayi ürünü ve markası çıkartamayacaktır. Başta Güney Kore ve Çin gibi Uzak Doğu ülkelerinin son 20-30 yıl içerisine çıkardığı küresel markalar, gümrük duvarlarıyla korunarak bugünlere ulaşmıştır.

Son söz olarak, Amerika gibi Dünya’nın süper gücü olan bir ülke bile, başta çelik ve otomobil gibi sanayi alanlarına ek gümrük vergileri uygulamaya hazırlanırken Türkiye’nin daha fazla zaman kaybedecek lüksü kalmadığı düşünülmektedir.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri : 21.07.2018/Dünya Gazetesi

17 Temmuz 2018 Salı

Türk Serbest Bölgelerinde Vergilendirme Serüveni




Türk Serbest Bölgelerinde Vergilendirme Serüveni


Serbest bölge, en basit ifadeyle Türk Gümrük Bölgesi dışında sayılan ve gümrük ve kambiyo mükellefiyetine dair mevzuat hükümlerinin uygulanmadığı alanlar olarak tanımlanmaktadır.

3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu ile başlangıçta serbest bölgelerde gerçekleşen ekonomik, mali ve ticari faaliyetler her türlü vergi ve kambiyo yükümlülüklerinin dışında bırakılmıştır. Aslında tam da bu nedenden ötürü serbest bölgelerden beklenen başarının gerçekleşmediğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Çünkü kanun hükümleri ile bölgede faaliyet gösteren tüm kullanıcılar faaliyet konularına bakılmaksızın vergi yükümlülüğünün dışında bırakılmıştır.

Bu durumun en önemli neticesi ise yatırımcı portföyünün büyük miktarda sabit yatırım ile teknoloji gerektiren ve dolayısıyla bünyesinde ciddi risk barındıran sanayi sektörü yerine, önemli sayılabilecek miktarda sermaye gerektirmeyen, sabit yatırıma ihtiyaç duymayan ve dolayısıyla riski düşük olan ticaret ve hizmet sektörüne yönelmesidir. Haliyle Türkiye’nin en büyük hedefi olan sanayileşmiş bir ekonomi ve katma değeri yüksek ürünler üretme hedefiyle taban tabana zıt bir durum olan bu sürecin sonucunda, serbest bölgeler ülkemize ihracata katkı sağlamaktan ziyade gümrük muafiyeti ve ticari faaliyete ilişkin vergi teşviklerinin de katkısıyla bir ithalat kapısı fonksiyonu üstlenmeye başlamıştır.

2004 yılına kadar olan yaklaşık 20 yıllık dönemde serbest bölgedeki yatırım ortamı bu şekildeyken, mali otoritenin serbest bölgelerin asıl amacından artık ciddi manada saptığını ve vergisel anlamda da ülke içindeki vergiye tabi olabilecek kazançların transfer fiyatlandırması yolu ile serbest bölgelere aktarılması sonucunda vergiden kaçınmanın kolaylaştığının tespit etmesiyle, söz konusu kanun hükümlerinde çeşitli değişiklikler yapılma ihtiyacı hissedilmiştir.

Bu çerçevede 5084 sayılı Kanun ile serbest bölgeler kanununda radikal değişiklikler yapılmış, bölge kullanıcılarına tanınan mali teşvikler gözden geçirilerek sınırsız ve süresiz mali teşviklere bir son verilmiştir. 

Üretim Odaklı Serbest Bölge Hedefi

Yapılan değişikler ile kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce serbest bölgede faaliyet ruhsatı almış olan kullanıcılar, kazanılmış hakların korunması prensibi gereğince faaliyet ruhsatı süreleriyle sınırlı olmak koşuluyla, gelir veya kurumlar vergisi istisnasından yararlanmaya devam etmişlerdir.

Ancak 5084 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği tarih olan 06.02.2004 itibariyle mevcut veya bu tarihten sonra serbest bölge kullanıcısı olan üretim ruhsatına sahip kişilerin imal ettikleri ürünlerin satışından elde edecekleri kazançları ise Avrupa Birliği üyeliğinin gerçekleşeceği yılın vergileme dönemi sonuna kadar gelir ve kurumlar vergisinden istisna tutulacaktır.

Ayrıca üretilen ürünlerin FOB bedelinin en az %85’ini yurt dışına ihraç eden mükelleflerin istihdam ettikleri personele ödedikleri ücretler üzerinden asgari geçim indirimi uygulandıktan sonra hesaplanan gelir vergisi, verilecek muhtasar beyanname üzerinden tahakkuk eden vergiden indirilmek suretiyle terkin edilecektir.

Yapılan düzenlemeler ile yukarıda bahsi geçen kullanıcıların dışında kalan ve 06.02.2004 tarihinden sonra serbest bölgelerde faaliyet göstermek amacıyla ruhsat alarak serbest bölgelerde kurulan şirketler veya Türkiye’nin diğer yerlerinde kurulup da serbest bölgede şube açan mükellefler serbest bölgelerde elde ettikleri kazançlar için ülkemizin diğer yerlerinde faaliyet gösteren mükellefler gibi vergi ödeme mükellefiyeti altına girmişlerdir.
Yapılan bu düzenlemenin amacı, şüphesiz ki serbest bölgelerde faaliyet gösteren firma profillerinin alım-satım, kiralama ve hizmet sektöründen, üretim sektörüne doğru yönelmesini sağlamaktır.Bu sayede, serbest bölgelerin temel kurulma amacı doğrultusunda gerekli bir adım atıldığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.
Sonuç
Türkiye’de serbest bölge uygulamaları Dünya üzerinde yer alan çeşitli ülke uygulamaları ile karşılaştırıldığında, serbest bölgelerin Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde uluslararası ticaret ve yatırım imkanlarından istifade etmek ve işsizliğe çözüm üretebilmek amacıyla kullanılan bir ekonomi ve dış ticaret politikası aracı olduğu, gelişmiş ülkeler bakımından ise özellikle gümrük işlemlerinde sağlanan kolaylıklardan ötürü etkin ve başarılı ticaret merkezleri olarak lojistik bir misyon üstlenen alanlar ve en nihayetinde ise bir gümrük rejimi olduğu sonucuna varılmaktadır.
Kaldı ki, gelişmiş ülkelerde serbest bölgelerde sadece satış, tüketim ve gümrük vergilerine ilişkin yükümlülükler uygulanmaz iken, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise bu vergilerin yanı sıra gelir üzerinden alınan vergilere ilişkin olarak da faaliyet konuları, faaliyet süreleri, yapılacak yatırım tutarı vb. gibi çeşitli kriterlere göre bir takım istisnalar uygulanmaktadır.
Türkiye’nin de, ekonomik olarak belirli bir aşama kaydetmesi ve özellikle Avrupa Birliği sürecinin de tamamlanmasıyla beraber serbest bölge uygulamalarının gelişmiş ülke uygulamalarına paralel olarak bugünkü durumundan farklı olarak sadece ve sadece bir gümrük rejimi haline geleceği rahatlıkla söylenebilinir.5084 sayılı Kanunla getirilen vergisel düzenlemeler ve sınırlamalar söz konusu durumu teyit eden en önemli göstergedir.
Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :17.07.2018/Vergialgı Web Sitesi

14 Temmuz 2018 Cumartesi

Finansal Korunma (Hedging) ve Forward İşlemler



Finansal Korunma (Hedging) ve Forward İşlemler


Siyasi ve ekonomik belirsizliklerin, küreselleşen ekonomilerde finansal riskleri bünyesinde barındırması nedeniyle söz konusu risklerden korunmak amacı vadeli işlem yapma felsefesine dayanan türev ürünlere olan ihtiyaç da her geçen gün artırmaktadır.

Vadeli işlemler, ileriki bir tarihte teslimi kaydıyla, herhangi bir malın (döviz, faiz, tarımsal ürün vs.) vadesi, miktarı ve fiyatının bugünden belirlenip vadeye bağlanmasıdır.

Türev ürünler ise, ileriki bir tarihte teslimatı veya nakit uzlaşması yapılmak üzere herhangi bir malın veya finansal aracın, bugünden alım - satımının yapılması amacı ile tasarlanmış vadeli finansal işlem sözleşmeleridir.

Bizleri, forward, futures, opsiyon, swap gibi türev ürünleri kullanmaya iten başlıca riskler ise;

  •        Döviz Kuru
  •       Faiz Oranı
  •        Likidite Riskidir.
Sermaye hareketlerinin serbest olduğu Türkiye gibi ekonomilerde hem faiz hem de döviz kuru aynı anda kontrol edilemediğinden (ekonomi literatüründe üçlü açmaz diye tanımlanır) merkez bankaları para politikası faizini kontrol etmekte ancak döviz kurunu ise serbest bırakmak zorunda kalmaktadır.

Eğer birde Türkiye gibi sürekli cari açık veren bir ülke iseniz dövizin serbest bırakılması, eninde sonunda ülkenizin parasının orta ve uzun vadede değer kaybedeceği anlamına gelmektedir.Türkiye’de kur riskinin temel nedeni de budur. Nitekim 2013-2018 yıllarını kapsayan 5 yıllık dönemde, Türkiye’nin cari açığının yurt içi hasılamıza oranı ortalama olarak % 5 civarında gerçekleşirken, TL ise Amerikan Doları (USD) karşısında % 120 nispetinde değer kaybetmiştir.

TL’nin değer kaybında bir diğer unsur ise enflasyondur. Haziran ayı verilerine göre TÜFE %15 ÜFE ise % 23 oranına yükselmiştir. Zaten kur artışı beraberinde enflasyon artışını da getirmekte, süreç birbirini besleyen fasit bir daireye dönüşmektedir.

Bu gerçekler bize, özellikle döviz kuru riskini işletmelerin muhakkak iyi yönetmesi gereken bir realite olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Forward İşlemler

Döviz işlemlerinde forward, belli miktardaki dövizin anlaşmanın yapıldığı tarihte belirlenen bir kur üzerinden ileriki bir tarihte ya da belirli bir zaman dilimi içerisinde alım-satım yapılması yükümlülüğünü içerir.

Sözleşme, özünde gelecekteki bir dövizin işlem kurunun şimdiden belirlendiği bir anlaşmayı kapsar. Döviz teslimi veya nakit uzlaşı ise, üzerinde anlaşılan valör tarihinde gerçekleşir.Forward kontratları iptal edilemez. Döviz kurlarında anlaşılan kurdan farklı yönde yararlanma imkanı yoktur.

Forward kuru spot kurdan farklıdır ve matematiksel olarak hesaplanır.Herhangi bir tahmini içermez.
Forward kuru, uluslararası iktisat kuralları uyarınca iki farklı para biriminin faiz farkı üzerinden hesap edilir. Söz konusu faiz farkı ile sözleşmede ön görülen vade süresi çarpılarak elde edilen değer spot kura eklenir ve forward kura ulaşılır.

Örnek verilecek olur ise, 120 gün vadeli, Türk Lirası satışı karşılığında Amerikan Doları alımı içeren bir forward sözleşmesi olsa ve spot kur USD/TL 3,25 ve TL faizi % 19, USD faizi ise % 5 olsa, vade de forward kuru yapılacak hesaplamalara göre 3,40 olacaktır.Şayet vade gününde USD/TL 3,40’ ın üzerinde ise döviz alımı yapan kişi/kurum bu işten karlı çıkacak aksi takdirde ise döviz satışını gerçekleştiren kişi/kurum karlı çıkacaktır.

Özellikle ithalat & ihracat yapan veya yabancı para cinsinden borçlanan şirketler tarafından yapılacak forward işlemleri ile, vade gününde yaşanacak döviz kuruna ilişkin belirsizlikler bugünden bertaraf edilebilir.

Sonuç

T.C. Merkez Bankası verilerine göre, 2018 yılı içerisinde, Türkiye’nin vadesine göre bir yıldan kısa olan dış borç stokunun toplamı 170 milyar dolardır. Bunun 69 milyar dolarlık kısmı ise reel sektör borcudur. Bu tutara yılsonu itibariyle yaklaşık 45-50 milyar dolar civarında gerçekleşeceği tahmin edilen cari açık tutarı da eklendiğinde Türkiye’nin toplam döviz ihtiyacı 2018 yılında 215-220 milyar dolar civarında olacaktır.

Dünya’da parasal sıkılaştırma sürecinin de (Quantitative Tightening) devreye girmesiyle faizlerin yönünün yukarı doğru olduğu ve buna bağlı olarak da dövizin pahalılaşarak kurların TL karşısında yükseleceği bir süreçte, Türk reel sektörü açısından hedging (finansal korunma) işlemlerinin yapılmaya devam edilmesi her zamankinden daha çok önem arz edecektir.

Şirketlerin “ne de olsa döviz gelirim var” demesi de bu süreçte yeterli olmayacaktır. Nitekim geliriniz olsa bile geliri elde edeceğiniz vade ile yükümlülüklerinizin vadeleri arasında uyumsuzluk mevcut ise  (time mismatch) yine kur riskine maruz kalabilirsiniz.

Saygıdeğer iş adamlarından Üzeyir Garih’in varlıklar kadar nakit akışının önemine ilişkin verdiği bir örnek ile yazımızı sonlandırmak isteriz : “Biz iş adamları elinde üç top oynayan cambazlar gibiyiz. Bu topun iki tanesi lastik top (satışlar ve kâr), biri de camdan kristal bir toptur (nakit akışı). Lastik toplar yere düşse de, tekrar yükselir ve yeniden tutabiliriz ama kristal top yere düştüğünde kırılır ve oyun biter.“

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :  14.07.2018/Dünya Gazetesi