30 Mayıs 2018 Çarşamba

Nakit Havuzu (Cash Pooling)



Kriz Ortamında Bir Finansman Yöntemi Önerisi : Nakit Havuzu (Cash Pooling)


Ekonomik faaliyetlerin, işletmelerin öz kaynaklarının yanı sıra gerek ulusal gerekse uluslararası finans piyasalarından kredi sağlanarak yürütüldüğü bilinen bir realitedir. Bununla birlikte işletmeler açısından, sınırlı finansal kaynaklara erişim bu kaynaklara olan yoğun ilgi ve beraberinde ortaya çıkan rekabet nedeniyle her zaman olanaklı görünmemektedir.
Bunlara ilaveten bir ülkenin ve özelinde işletmelerin tasarruf açığı da varsa öncelikli olarak öz kaynakların etkili ve verimli bir şekilde kullanımı ile dış kaynak kullanımının azaltılması daha da bir önem arz etmektedir.
Küreselleşme ile beraber temel üretim kaynaklarından birisi olan sermayenin sınırları aşarak mobilize hale gelmesi finansmana erişimi kolaylaştırmış ve beraberinde de finansman teminine ilişkin rekabeti artırmıştır. Değişen şartlara uyum sağlayan ekonomik birimlerde, finansman kaynaklarına daha kolay erişim amacıyla finansal mühendislik çatısı altında birçok finansal ürün ve araç geliştirmiş, yeni sistemler kurgulamıştır.
Bahsi geçen finansal araçlardan birisi de nakit havuzu sistemi olup kısaca, bir holding çatısı altında toplanan ya da bir şirketler topluluğuna (grup) mensup şirketlerin kendi aralarında fon fazla ve açıklarını bütünleşik olarak değerlendirerek, mümkün mertebe dış kaynak kullanımına gidilmesine ihtiyacın duyulmayacağı şekilde kurgulanan finansal bir yapı olarak tanımlanabilir. 
Nakit Havuzu Sistemi Nedir ?


Nakit yönetimi, nakit giriş ve çıkışlarının miktar ve zamanını doğru şekilde tahmin etmek, nakit çıkışlarını mümkün olduğu kadar yavaşlatırken nakit girişlerini hızlandırmak, şirket bünyesinde bırakılması gereken nakit miktarını belirlemek, optimum seviyenin üzerindeki nakdi en iyi şekilde değerlendirmek ve eğer şirket bünyesinde nakit açığı varsa bu açığı en az maliyet ile kapatmak olarak tanımlanmaktadır.
Finansman kaynaklarına özelinde ise nakde hızlı bir şekilde ve en uygun koşullarda ulaşmak, paranın zaman değeri de göz önünde bulundurulduğunda işletmeler bakımından en kritik konuların başında gelmektedir.
Şirketler topluluğu (grup) veya holding şirketlerinin pek çok işlevi olsa da; grup veya holding şirketlerinin tek elden etkin kontrolünü sağlamak, ortak bir strateji belirleyip bunu da iyi bir şekilde planlamak suretiyle şirketleri ekonomik ve mali olarak bir bütünlük içerisinde yönetilmesine olanak sağlamasının asli fonksiyonu olduğunu söylemek mümkündür.
İşte tam da bu noktada, bütünleşik yönetim stratejilerinden biri olan ve maliyet avantajı sağlamak amacıyla grup (topluluk) ve holding şirketlerine finansman teminini kolaylaştırmak üzere kurgulanan finansal yapılardan birisi de nakit havuzu sistemidir.
Ellili yılların başında, anglo-amerikan hukuk sisteminde ortaya çıkmış olan cash pooling (nakit havuzu), kısaca, “topluluk şirketleri arası nakit denkleştirme işlemi” olarak özetlenebilecek topluluk içi finans yönetiminde rol oynayan önemli bir nakit yönetim aracıdır. Buna göre, topluluk şirketlerinin nakit fazlaları bu amaca yönelik olarak oluşturulmuş olan merkezi bir hesaba havale edilirken, nakit eksiği olan bağlı şirketlerin bu eksikliği, yine bu hesaptan otomatik olarak giderilir, yani denkleştirilir.Bu sistemin özü, aynı topluluk ya da holding çatısı altındaki şirketlerin sahip oldukları nakit kaynakların bir finansman politikası çerçevesinde etkin ve verimli bir şekilde kullanılmasıdır. 
Nakit Havuzu Sistemi Türkiye’de Çalışabiliyor Mu ? 

Nakit havuzu sisteminin genel olarak Türk hukuk düzenlemelerindeki yeri, özelinde ise Türk mali düzenlemeleri karşısındaki durumu ve mevcut şartlar altında kullanılmasının efektif olup olmadığına bakıldığında ise sonuç pek müspet görünmemektedir.
Çünkü, özellikle yurt dışı kaynaklı grup içi kredi alış-veriş sürecinde maruz kalınan mali yükler (kkdf, damga vergisi, kurum stopaj vergisi gibi), yine hem yurt içi hem yurt içi borçlanmalarda transfer fiyatlandırması ve örtülü sermaye uygulamaları hükümleri ve KDV düzenlemeleri nedeniyle holdingin/grubun nakit havuzunda yer alan mali kaynakları daha pahalı hale gelmektedir.
Bu çerçevede  holding veya grup şirketlerinin, öncelikli olarak topluluk kaynaklarını kullanmak amacıyla nakit havuzuna kaynak sağlayan diğer şirketlerden kredi kullanmak için gösterecekleri gayret, ortaya çıkan ek mali yükler nedeniyle caydırıcı bir sürece dönüşmekte ve kullanılan kaynak maliyetini artırıcı bir hal almaktadır.
Sonuç

Malumunuz, reel sektörün döviz açığını azaltmak amacıyla, 2018 yılı Mayıs ayı başından itibaren geçerli olmak üzere, döviz kredilerinin kullanımı ile ilgili yeni kısıtlamalar getiren Bakanlar Kurulu düzenlemesi yürürlüğe girmiş bulunuyor.
Söz konusu kararla, şirketler 15 milyon USD’nin altında döviz  kredisi  kullanacaksa, kullanacağı kredi ve mevcut kredi bakiyesinin toplamı kadar son üç yılda içerisinde döviz geliri  elde etmiş olması gerekiyor. Yani, mevcut durumda 15 milyon USD’nin altında döviz kredisi kullanan veya döviz kredisi kullanmayan şirketler belirli istisnalar hariç döviz kredisi kullanmak isterse artık bu şirketlerden döviz gelirine sahip olması kriterine sahip olması beklenecektir.
Uluslararası ekonomiye entegre olan, ciddi miktarda ithalat yapan bir ülke olan Türkiye’nin dövizsiz iş yapması ise mümkün değil. Üstelik dövizin maliyeti de son günlerdeki hem faiz oranlarındaki artışla hem de TL karşısında değer kazancı ile giderek artmakta. Bu nedenle zaten kıt olan topluluk içi kaynaklara olan ihtiyaç daha da artmakta ve bunları en verimli bir biçimde kullanmak ise hiç olmadığı kadar önem kazanmakta.
Sorunu teşhis ettik ama peki çöz nedir ? Çözüm, uluslararası ticaret ve yatırım imkanlarından istifade etmek, bilgi ve teknoloji transferi fırsatını yakalamak ve işsizliğe çözüm üretebilmek amacıyla dışa açık ekonomi modelini benimseyen ve bu maksatla da finansal kaynak girişini gerek niteliksel gerekse de niceliksel olarak artırmak için kısa vadeli hedefleri arasına İstanbul’un Uluslararası Finans Merkezi olmasını koyan ülkemizin mali düzenlemelerini, bu hedeflere ulaşmak için gerek duyulan ihtiyaçlara cevap verecek bir altyapıya kavuşturmasıdır. Bu bağlamda, ülkemizin mevcut tasarruf açığı da göz önünde bulundurularak, başta topluluk içi finansal kaynaklara hızlı ve ucuz bir biçimde erişimi kolaylaştıracak gerekli mali revizyonların hızla yapılması ve kıt olan finansal kaynaklarımızın efektif bir biçimde kullanılmasına olanak sağlanmasıdır.
Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :30.05.2018/Vergialgı Web Sitesi



19 Mayıs 2018 Cumartesi

Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Vergi Politikaları


Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Vergi Politikaları İlişkisi



PESTEL analizi, işletmelerin yatırım yapacağı çevrenin yatırıma etkilerini ve süreçte başarılı olunup olunamayacağının değerlendirilmesinde kullanılan stratejik planlama tekniklerinden birisidir. PESTEL'in açılımı, Political (Politik), Economic (Ekonomik), Social (Sosyal), Technological (Teknolojik), Environmental (Çevresel) ve Legal (Yasal) dir. 

Bu başlıkları mümkün olduğunca detaylandıracak olur isek;

Politik Faktörler: Hükümet politikaları, politik istikrar, yolsuzluk algısı, dış ticaret politikası, ticaret kısıtlamaları, vergi politikası, işçi haklarına ilişkin politikalar.

Ekonomik Faktörler: Ekonomik büyüme, faiz, enflasyon, işsizlik, vergi oranları, borçluluk düzeyi, gelir dağılımı, döviz kurunun seviyesi ve diğer tüm makroekonomik göstergelerdeki istikrar düzeyi.

Sosyal Faktörler: Nüfus artış hızı, yaş dağılımı, eğitim düzeyi, sağlık bilinci, toplumsal yaşam stili, kültürel engeller.

Teknolojik Faktörler: Teknoloji teşvikleri, innovasyon düzeyi, otomasyon düzeyi, ar-ge çalışmalarının düzeyi, teknoloji bilinci ve teknolojik değişime açıklık.

Çevresel Faktörler: Çevre politikaları, iklim değişikliği, sivil toplum örgütlerinin çevre konularındaki baskı düzeyi.

Hukuki Faktörler: İş hukuku, işçi sağlığı ve güvenliği hukuku, tüketiciyi koruma hukuku, marka ve patent hukuku, rekabet hukuku ve tahkim imkanı.

OECD Ülkelerinde Vergi Oranları

Özellikle uluslararası yatırımcıların yatırım kararı verirken en çok dikkate aldığı unsurların başında hiç şüphesiz ki ekonomik faktörler içerisinde yer alan vergi politikaları, mali düzenlemelerin basitliği & anlaşılabilirliği ve yürürlükte olan vergi oranlarının düzeyi gelmektedir.
Bu çerçevede; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve piyasa ekonomisini benimsemiş OECD ülkelerinin kurumlar vergisi oranları incelendiğinde 2017 yılı ortalamasının % 24,2 olduğu görülmektedir.
Bilindiği üzere, bir ülkenin yabancı sermayeyi kendi ülkesine çekmek ve yatırım yapması için diğer ülkelere nazaran sağladığı vergi avantajları vergi rekabeti olarak nitelendirilmektedir. Birçok ülke de, yatırımcılara daha rekabetçi bir yatırım ortamı sunmak adına vergi oranlarını daha da aşağı çekiyor. Bu kapsamda en güncel örnek ise Amerika Birleşik Devletleri.Trump yönetimi 2018 yılından geçerli olmak üzere yürürlükteki kurumlar vergisi oranını  % 35’ ten % 21’e çekti!
Türkiye ise, bu önemli adımı çok daha önce 2006 yılında atmış ve o dönemki kurumlar vergisi oranını % 30’ dan % 20’ye düşürmüştü. Ancak son dönemdeki global ekonomik dalgalanmalar ve bütçe dengeleri doğrultusunda kısmen de olsa geri adım atarak 2018-2020 dönemi için geçerli olmak üzere kurumlar vergisi oranını % 20’ den % 22’ye yükseltmek zorunda kaldı !


Mali düzenlemelerimizin basitliği & anlaşılabilirliği noktasında ise maalesef pek iyi durumda değiliz.Nitekim Hollanda Merkezli TMF Groups  tarafından hazırlanan  Financial Complexity Index 2018 raporuna göre Türkiye, mali düzenlemelerin karmaşıklık düzeyi bakımından Dünya’da 3’üncü sırada yer alıyor !
Bu neticeyi almamızda, birbiri ile konu yönünden ilgisi olmayan ve çok fazla sayıda başka kanunda ek ve değişiklikler yaptığımız “torba kanun” formatının etkisi de oldukça büyük.

Sonuç

Türkiye, istatistiklere göre son 10 yılda (2008-2017 dönemi) dış finansman gereksiniminin yaklaşık 100 milyar Dolarını doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıyla karşılamış görünüyor. Bu rakam söz konusu dönemdeki dış finansman ihtiyacımızın % 23 ‘üne denk geliyor.

Amerikan Merkez Bankası FED’in 2008 yılında ortaya çıkan global finansal krizinden çıkış için başlattığı parasal gevşeme ile likidite enjeksiyonunun sonuna gelindiğinin ve yavaş yavaş parasal sıkılaştırma sürecine girildiğinin ilanıyla eskiye nazaran finansman kaynaklarının maliyetinin artacağı bir konjonktürde, Türkiye’nin dış finansman ihtiyacını karşılamada her zamankinden daha fazla doğrudan yabancı sermaye yatırımına ihtiyacı olacağını söylemek yanlış olmasa gerek.

Yabancı sermaye çekebilmek adına sürekli teşvik paketleri açıkladığımız ve Dünya’da ticaret savaşlarının gündemde olduğu şu günlerde, mali düzenlemelerimizi sadeleştirmenin, vergi oranlarımızı gözden geçirmenin ve gerçek vergi reformlarını yaparak haksız rekabete neden olan kayıt dışı ile mücadele etmenin tam zamanı gibi görünüyor.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri : 19.05.2018/Dünya Gazetesi
Linki : https://www.dunya.com/kose-yazisi/dogrudan-yabanci-sermaye-yatirimlari-ve-vergi-politikalari-iliskisi/416225

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Türk Sanayisinin Geleceği Parlak Mı ?


Türk Sanayisinin Geleceği Parlak Mı ?


Son elli yılın en önemli olgusu olan küreselleşme, her geçen gün büyük bir hızla gelişen ve değişen bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde tüm insanlığı etkilemiştir. Küreselleşme;  ekonomik, politik, sosyal ve kültürel alanda etkilerini ciddi manada hissettirmiş ve tüm dünyada birçok değişikliğe sebebiyet vermiştir. Özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin varlığı mikro düzeyden makro düzeye doğru ilerleyecek olursak insanları, toplumları, ulusları ve devletleri bir zincirin halkaları gibi birbirine sıkı sıkıya bağlamıştır. Bu çerçevede söz konusu sujelerin dünyada meydana gelecek değişimlere kayıtsız kalarak sürecin dışında kalması mümkün değildir.

Bilgi, iletişim ve ulaşım teknolojilerinde meydana gelen bu olağanüstü gelişmeler doğal olarak ulusal ekonomileri de derinden etkilemiştir. Özellikle temel üretim kaynakları olan sermaye ile emeğin ve bunların çıktılarından bir olan malların mobilize hale gelmesi dünya çapında ciddi bir rekabet ortamı yaratmıştır. Piyasalar, ekonomi tarihinde hiç olmadığı kadar tam rekabet piyasa yapısına yakınsamıştır.

Bu bağlamda yepyeni bir teknolojik değişim ve bunun beraberinde getireceği yeni bir iş yapış modeliyle karşı karşıyayız. Değişimin adı bu kez “Endüstri 4.0”. Kısaca 4.Sanayi Devrimi olarak tanımlanıyor. Detaylandıracak olur isek Endüstri 4.0, tüm yönetim süreçleri için otomasyon teknolojileri, iletişim ve kablosuz bilgi entegrasyonuyla bütünleştirilmiş otomatize ve birbiri ile konuşabilen dijital bir üretim altyapısını ifade etmektedir.

Peki madem konumuz yeni bir sanayi devrimi, Türk Sanayisi ne durumda yakından inceleyelim.
  
Türk Sanayisinin Durumu

Aşağıda yer alan tablo, bize Türk Sanayisi’nin 1980 yılından bu yana önemli düzeyde gelişmeler kaydetse de, Dünya’nın en çok sanayileşmiş 15 ülkesi arasında tutunamadığını gösteriyor. Yine, Türkiye ihracat kompozisyonunun % 80’i sanayi ürünlerinden oluşsa da, Türkiye’nin her 100 Dolarlık ihracatının 65 Dolarlık kısmının ithal girdiye dayanan bir sanayi altyapısı olduğu da biliniyor.


Ülkemizin en büyük 500 sanayi şirketinin yer aldığı İSO 500 listesindeki şirketlerin teknolojik altyapılarının dağılımı ise aşağıda yer aldığı gibidir.


Görüldüğü üzere Türk Sanayisini oluşturan en büyük şirketlerden sadece 9 tanesinin yüksek teknoloji altyapısına sahip olduğu görülüyor. Bu bilgiye ek olarak Türkiye’nin ihraç ettiği sanayi ürünlerinin sadece % 5’i ileri teknoloji ürünlerinden, % 35’ise orta teknoloji ürünlerinden oluştuğunu belirtmekte fayda var. 

Türk Sanayicilerinin 2018 yılı Beklentileri

Türk imalat sektöründeki firmaların, gelecek 12 ay için ekonomik faaliyetlerine yönelik beklentilerini ortaya koymak amacıyla  400’ün üzerinde firmadan üçer aylık dönemler bazında görüş alınarak İstanbul Sanayi Odasınca hazırlanan Türkiye Sanayisinde Görünüm ve Beklentiler Nisan 2018 raporuna göre, aşağıda yer alan bazı ekonomik faktörlerin sanayicilerimizin performanslarını nasıl etkileyeceğine yönelik beklentiler yer alıyor.


Sanayicilerimizin, üretim faktörlerini etkileyen döviz kuru, finansman maliyeti, hammadde fiyatları, işgücü gibi temel parametrelere ilişkin genel beklentisinin olumsuz yönde olduğu görülüyor. Dünya’da küresel ticaret savaşlarının yaşandığı bir konjönktürde, bu beklentiler Türk sanayisi adına özellikle rekabet gücü açısından maalesef olumlu bir tabloya işaret etmiyor.

Sonuç

İhracata dayalı, teknoloji geliştiren, katma değeri yüksek ürün üretebilen, değer zinciri oluşturabilen bir sanayi ve üretim altyapısına sahip olmak vatandaşlar olarak hepimizin ortak dileği. Fakat dilek ve temennilerin hayata geçmesi için zamanımızı ve enerjimizi doğru işlere kanalize etmemiz gerekiyor. Biz bu noktada ne yapıyoruz diye geriye dönüp baktığımızda ve hatta şu an içinden geçmekte olduğumuz çalkantılı ekonomik konjonktürde dahi İnşaat sektörüne yatırımı ve tüketimi teşvik etmeye çalıştığımızı görüyoruz.

İnşaat sektörüne yapılan yatırımların tekrar gelir getirici üretim faktörlerine dönüşmeyeceğini, bu büyüme modelinin sağlıklı olmadığını sanırım söylemeyen ekonomist ya da uzman kalmadı. Ben bilineni tekrar etmeyeceğim ama siz değerli okuyucalara bir soru soracağım. Ekonomi yönetimi sizin elinizde olsa siz ne yapardınız ? Cevabı duyar gibiyim, “sanayinin çarklarını döndürmeye çalışır, bu alana daha çok yatırım yapacak aksiyonlar almaya gayret ederdim.”

Peki bu hemen mümkün mü ? Benim cevabım ise hayır ! Nedeni ise çok basit. Ülkemizin en büyük 500 sanayi şirketinin yer aldığı listeye bakarsanız ne demek istediğimi hemen anlayacaksınız. Zira İSO 500 listesi ağırlıklı olarak demir-çelik üreticileri, çimento üreticileri ve işlenmiş gıda üreten firmalar ile bazı kamu iktisadi kuruluşlarından oluşmakta.Listede benim tespit edebildiğim inşaat sektörüne dayanan 42 tane demir - çelik, 23 tane de çimento üreticisi şirket var ! Bu tablo bize esasında inşaat sektörünün Türk sanayisinin varlığı için itici güç olduğu gerçeğini gösteriyor.

Özetle, sanayiye daha çok yatırım yapalım, paraları betona gömmeyelim demek şu aşamada tüm ekonomik sistemin tıkanması anlamına geliyor. Çözüm adına yapılması gereken ise teknolojiye dayanan ve katma değeri yüksek ürün üretebilen yeni bir sanayi alt yapısı kurgulamak. Bunun içinde yepyeni bir eğitim modeline geçmek şart. Zira bilinen ve eski şeyler ile yeni şeyler söylemek ya da üretmek artık mümkün değil.


Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :16.05.2018/Vergialgı Web Sitesi



21 Nisan 2018 Cumartesi

Aile Anayasası ve Kurumsallaşma Süreci



Aile Anayasası ve Kurumsallaşma Süreci



Yapılan araştırmalara göre Türkiye'deki işletmelerin % 95’ini aile şirketleri oluşturuyor. Bu istatistik bize Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve kültürel açıdan istikrarlı ve sürdürülebilir gelişimi için aile şirketlerinin uzun ömürlü olması gerektiğini gösteriyor.

Oysaki Türkiye’de aile şirketlerinin ortalama ömrü 25 yıl civarında. Bu aile şirketlerinin sadece % 30’u ikinci kuşağa, % 12’si üçüncü kuşağa geçebiliyor. Dördüncü kuşağa geçebilenlerin oranı ise yalnızca % 3.

Aile şirketlerinin uzun ömürlü olamayıp kısa sürede sona ermesinin temel nedeni kurucu ortağa & yöneticiye olan aşırı bağımlılık ve kurumsallaşamama olarak gösterilebilir.

Bu sorunun çözümü adına, gelişmiş ülke şirketlerinin de ağırlıklı olarak ailelere ait olması nedeniyle, batı orjinli aile anayasası kavramı karşımıza çıkmakta.

Aile anayasası, en basit ifade ile şirket hissedarlarından bağımsız olarak kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde şirketlerin yönetilmesi ve sürdürülebilir yaşam seyrine kavuşması için hissedarlarca benimsenen kurallar manzumesidir.

Bununla birlikte, Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği’nin 2017 yılında yaptığı Aile Şirketi Öncelikleri Anketi’nde,  ankete katılan aile şirketlerinin % 60’ının aile anayasasının sahip olmadığı ve yine %53’ünde Aile Konseyi’nin de bulunmadığı sonucu ortaya çıkmıştır.

Aile Anayasasında Bulunması Gereken Asgari Düzenlemeler

1.Aile Konseyinin Kurulması: Aile üyelerinden oluşan bir aile meclisince seçilecek ve aile anayasasının uygulanmasını takip eden, gözeten ve ihlali halinde yaptırıma kararı veren bu organ, aynı zamanda hissedarlarla şirket arasında iletişim ve koordinasyonu sağlayacak, ardıl planlamayı gerçekleştirecektir.

2.Hisse Devri: Üçüncü şahıs ve şirketlere hisse devirleri, hisse rehin, intifa hakkı tesisi ve benzeri işlemlerin yapılıp yapılamayacağı ile olası halka açılma kararının verilmesi.

3.Yönetim Kurulu Oluşumu: Üye sayısı, hissedar olacak yönetim kurulu üyelerinin taşıması gereken asgari nitelikleri ve bağısız yönetim kurulu üyesi olup olmayacağına ilişkin düzenlemeler.

4.Bilgi Alma Hakkı: Yönetim kurulu üyesi olmayan hissedarların eşitlik ve şeffaflık ilkeleri doğrultusunda TTK ve SPK düzenlemelerine uygun bilgi alma ve inceleme hakkının düzenlenmesi.

5.Rekabet Yasağı ve Şirketle İşlem Yasağı: Şirketin faaliyette bulunduğu sektörde hissedarların bireysel olarak veya ortak sıfatı ile faaliyette bulunup bulunmayacağı ve yine hissedarların şirketle herhangi bir ekonomik alış verişte bulunup bulunamayacağına yönelik düzenlemeler.

6.Temettü: İşletmenin gelecekteki varlığının koruması için gerekli yatırımlarında göz önünde bulundurularak hukuki, ticari ve mali düzenlemeler & ilkeler doğrultusunda belirlenecek kar dağıtım oranının belirlenmesi.

7.Ardıl Planlama: Hissedarların ardıl fertlerinin bilgi, beceri ve tecrübeleri doğrultusunda şirket içerisinde kariyer planlamaları.

8.Profesyonel Yöneticiler: Hissedarların şirket faaliyetlerinin sevk ve idaresini profesyonel yöneticilere bırakması ve hissedarlar ile profesyonel yöneticiler arasında hiyerarşik düzenlemelerin nasıl kurgulanacağının belirlenmesi.

9.Organizasyon Şeması ve Görev Tanımları:İş süreçlerinin doğru bir şekilde oluşturulmasından sonra, yetki ve görev çatışmasına yer vermeyecek şekilde görev tanımlarının sağlıklı bir şekilde yapıldığı ve şirketin faaliyet gösterdiği ekonomik alanlara uygun bir organizasyon şemasının kurgulanması.

10.Kurumsallaşma Süreci: SPK’nın belirlediği kurumsal yönetim ilkeleri ile şeffaflık ve hesap verebilirlik felsefesi çerçevesinde sistematik ve istikrarlı bir çalışma kültürünün oluşturulması.

11.İç Kontrol Sistemi ve İç Denetim Departmanının Kurulması: Şirketin karşılaşacağı risklerin belirlenmesi, etkilerini en aza indirebilecek bir risk yönetimi ve iç kontrol mekanizmasının oluşturulması ile bunun sağlıklı olarak işlediğinin denetlenmesi amacıyla gerekli yapılanmaya gidilmesi.

12.Anayasanın İhlalinin Yaptırımı: Kurgulanan sistemin amaca ulaşması adına belki de en önemli olan bu madde ile mevcut aile anayasası ilkelerini ihlal eden hissedarlar hakkında uygulanacak yaptırımlar.

Sonuç

Aile şirketlerinin, maddi ve manevi değerlerini gelecek nesillere en iyi şeklide aktararak sürdürülebilir, hesap verebilir, şeffaf bir yapıya kavuşması, kurumsallaşmanın ve ilke temelli bir yönetim anlayışının benimsenmesi ile sağlanabilir.

Söz konusu amaca ulaşmada hissedarlar arası ilişkileri ve şirketin geleceğinin şekillenmesinde benimsenecek kuralların düzenlendiği metin ise aile anayasası olmaktadır. Aile anayasasının yukarıda bahsi geçen asgari koşulları taşıması, detaylı ve vizyoner bir bakış açısı ile hazırlanması, sürecin başarıya ulaşması adına son derece önem taşımaktadır.
Son olarak aile anayasası kadar önem taşıyan bir diğer husus ise, gerek sağlar arasında yapılan hukuki tasarruflar sonucunda ortaya çıkan hisse devri ile gerekse de vefat halinde miras işlemleri sonucunda hisse intikaline bağlı olarak ortaya çıkacak vergilerin, doğru bir vergi planlaması yapılarak yönetilmesidir. Bu sürecin profesyonel kişilerle yürütülmesinin, gelecek kuşaklara aktarılacak sermaye birikimini korumak adına taşıdığı önem yadsınamayacak boyuttadır.


Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :  21.04.2018/Dünya Gazetesi

19 Nisan 2018 Perşembe

Halka Açılmanın Dayanılmaz Hafifliği



Halka Açılmanın Dayanılmaz Hafifliği !



Malum olduğu üzere, Türkiye’de şirketlerin döviz cinsinden borçları yüksek olduğundan haliyle döviz açık pozisyonları da yüksek. Diğer yandan Dünya’da faizlerin yönünün yukarı doğru olması (FED süreci) nedeniyle artan finansman maliyeti ve yine bu sürece bağlı olarak döviz kurlarının TL karşısında yükseldiği bir ekonomik konjonktürün de mevcudiyeti ortada.

Ancak her şeye rağmen hayat devam etmekte ve şirketler de faaliyetlerine devam edebilmek adına finansman kaynaklarına ihtiyaç duymakta. İşte tamda bu noktada gerek yatırım bankaları gerekse de ekonomi bürokrasisi, şirketlerin finansman kaynaklarına erişebilmesi adına alternatif bir yol olarak 2018 yılını borsa için “halka arz yılı” ilan etmekte.

2017 yılı Halka Arzları ve 2018 yılı Beklentileri Neler ?

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) verilerine göre 2017 yılında sadece 3 halka arz gerçekleşti. Payları ilk kez halka arz edilen bu firmalar ise Mistral GYO, Fonet Bilgi Teknolojileri ve Mavi Giyim. Bunların halka arz tutarı ise 1,25 Milyar TL olarak gerçekleşti.

2018 yılında ise 17 firmanın halka arz gerçekleştirebileceği bunun karşılığında ise şirketlerin tahminen 5 milyar dolarlık bir kaynağı elde edilebileceği öngörülüyor.

2018 yılı halka arzları için adı geçen firmalar ise; Aksa Doğalgaz, Aselsan, Başkent Doğalgaz, Beymen Mağazacılık, BİST, Defacto, Doğuş Grubu, Enerjisa, İGDAŞ, Memorial Sağlık Grubu, MLP Sağlık, Penta Teknoloji, Penti, Şok Marketleri, Tab Gıda. Türksat ve Varaka Kağıt.


Halka Arzın Faydaları

Madem 2018 yılı halka arz yılı ilan edildi, halka açılmanın ne gibi avantajları var yakından incelemekte fayda var.Bunlar;

ü  Halka açılmanın getirdiği kurumsallaşma
ü  Şeffaflık (transparency) ve hesap verilebilirliğin (accountability) artması
ü  Halka açılma sayesinde şirketlerin/grupların/holdinglerin bilinilirliğinin ve marka değerinin artması
ü  Sermaye artırımı şeklinde gerçekleştirilecek halka arzlarda şirketin ucuz finansman kaynağı sağlaması
ü  Şirketlerin ucuz maliyetli finansman kaynağı bulabileceği para ve sermaye piyasası platformlarına daha kolay erişim imkanı
ü  Hisselerin borsada işlem görmesi sebebi ile sürekli bir piyasa değerinin olması
ü  Yine hisselerin borsada işlem görmesi ile daha likit hale gelmesi ve buna bağlı olarak finansman imkanlarının çoğalması
ü  İkincil halka arz imkanıdır.

Olası dezavantajları ise,

ü  SPK uygulamalarının getirdiği kurumsallaşma/prosedür yükü şirket yönetimlerini oldukça zorlayabilmekte
ü   Kamuoyunu aydınlatma ilkesi gereğince her yeni gelişmenin kamuoyuna açıklanma mecburiyeti bulunması
ü  SPK ve Borsa İstanbul denetimidir. 


Halka açılma işlemini kısaca ifade edebilmek adına süreç aşağıdaki gibi şematize edilmiştir.


Halka Arzın Zamanlamasını Belirleyen Unsurlar Neler ?

Bir halka arzın başarıya ulaşmasında birçok faktör bulunmakla birlikte belki de bunlardan en önemlisi halka arzın zamanlamasıdır. Halka arzın zamanlamasında dikkate alınacak unsurlar ana hatlarıyla aşağıdaki gibi özetlenebilir;

ü  Politik faktörler
ü  Ekonomik faktörler
ü  Yurtdışı para ve sermaye piyasalarının durumu
ü  Şirketin son birkaç yıldaki mali ve operasyonel performansı

Sonuç

T.C. Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre, 2018 yılı içerisinde, Türkiye’nin vadesine göre bir yıldan kısa olan dış borç stokunun toplamı 170 milyar dolar olup bunun 70 milyar dolarlık kısmı ise reel sektöre aittir. Amerikan Merkez Bankası FED’in 2008 yılında ortaya çıkan global finansal krizinden çıkış için başlattığı parasal gevşeme ile likidite enjeksiyonunun sonuna gelindiğinin ve yavaş yavaş bilanço küçültme sürecine girdiğinin ilanıyla eskiye nazaran finansman kaynaklarının maliyetinin artacağı bir ortamda, halka arz opsiyonu şirketler için adeta can simidi gibi lanse edilmektedir. Ancak yazımızda da değinilen halkın arzın zamanlamasını etkileyen faktörler göz önünde bulundurulduğunda, 2018 yılının bu süreç için doğru bir yıl olup olmadığı ise siz değerli okuyucularımıza bırakılmaktadır.

Son söz olarak, Borsa İstanbul’da yer alan hisselerin dolar bazında hala çok ucuz olduğu gerçeğinden hareketle, yabancı yatırımcı çekebilme potansiyelinin yüksek olabileceği ihtimali de unutulmamalı. Hele ki Dolar’ın 4, Euro’ nun ise 5 TL’ yi dahi aştığı şu günlerde !

Kaynakça
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK)
İş Yatırım A.Ş.
Gedik Yatırım A.Ş.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :19.04.2018/Muhasebetr Web Sitesi