13 Eylül 2018 Perşembe

Satın Alma Süreçleri ve Öneriler



Kriz Ortamında İşletmelerin Satın Alma Süreçlerine Yönelik Alabilecekleri Tedbirler


Türkiye ve Dünya ekonomisi, artan faizler, dalgalanan kurlar ve ticaret savaşı naralarıyla adeta bir türbülans sürecinden geçiyor. Türkiye’nin ise, kendi özelinde yaşadığı döviz krizi ve artan volatilite, mal ve hizmet satın alma sürecinde bütün fiyatlama mekanizmasını felce uğratıyor.

Amerika’nın Trump yönetimiyle başlattığı artan korumacılık uygulamaları nedeniyle tüm Dünyada, özellikle işletmelerin temel girdisi olan hammaddelere ve bazı yarı mamüllere kotalar getiriliyor, ek gümrük vergileri uygulanıyor.Yerel sorunlarımıza eklenen bu küresel sorunlar ile ortaya çıkan belirsizlikler sayesinde, tüm ekonomik birimlerin piyasaya olan güveni de sarsılıyor.

Biz de, arz güvenliği ve kalitesini de garanti altına alarak bu kriz sürecini en hafif hasarlarla atlatabilmek adına, işletmeler satın alma süreçlerinde hangi noktalara dikkat etmeliler kısaca değinmekte fayda olduğunu düşünüyoruz.
  1.  İşletmeler öncelikle, güvenlik stokları dahil tutulması gereken tüm hammadde ve yarı mamül stok miktarlarını gözden geçirmeli, esnek üretim hedefi ile tutarlılık sağlanarak işletme sermayesinin gereksiz yere stoklara bağlanmasının ve finansal maliyet yaratmasının önüne geçilmeliler.
  2.  Ürün mikslerine göre senaryo bazlı hazırlanan üretim planları ile koordineli ve dinamik satın alma planları yapılmalı.
  3. Satın alma sürecinde en az 3 tedarikçi firmadan teklif alınmalı.
  4.   Eğer 3 tekliften daha az sayıda teklifle alınan malzemeler var ise, satın alma yönetimi teklif sayısının neden arttırılamadığının gerekçelerini üst yönetime açıklamalı.
  5. Yine en iyi fiyat teklifinden daha yüksek teklifler ile gerçekleştirilen satın alımların sebepleri üst yönetime hazırlanacak periyodik faaliyet raporlarında belirtilmeli ve bu sayede olası daha düşük fiyat verebilecek tedarikçi firmaların araştırılarak maliyetlerin düşürülmesi konusunda yönlendirici olunmalı.
  6. Sürekli çalışılan firmaların haricinde yeni firmalar ile irtibata geçilerek tedarikçi havuzu genişletilmeli, bu sayede hem tedarikçiler arası rekabet artırılmalı hem de tedarik riskleri minimize edilerek arz güvenliği sağlanmalı.
  7. Birden çok tedarikçisi olan malzemeler için, tedarikçi firma yıllık alım limitleri (miktarsal veya yüzdesel) çıkartılmalı, yıllık alım limitine ulaşınca sisteminin söz konusu firmadan gerçekleştirecek alımı blokaja düşürmesi sağlanmalı. Bu hem tasarrufa yönlendirici bir hamle olacaktır hem de bazı şirketlere olan bağımlılığın azaltılarak tedarik edilen malzeme bakımından tekel konumuna ulaşmasını önleyecektir.
  8. Her mali yıla ilişkin yapılan bütçe çalışması çerçevesinde, sisteme bütçe rakamları girilmeli ve bütçelenen satın alımların tutar olarak geçilmesini engelleyici bir blokaj tanımlanmalıdır.Bu sayede harcamalar kontrol altında tutulabilecek hem de ilgili birimlerin performansı ölçülebilecektir.
  9. Kara listeye alınmış tedarikçi firma listesi güncellenmeli, açılan siparişte söz konusu firmalardan alım gerçekleştirilmek istenmesi halinde ise satın alma süreci sistemsel olarak bloke edilerek kaliteden ödün verilmemeli.
  10. Tedarikçilere ilişkin performans değerlendirmeleri yapılmalı ve tedarikçilerin performanslarını gözden geçirebilmeleri adına tedarikçilere performansları hakkında feed back verilmeli.
  11. Tedarikçilere yapılan ziyaretlerin sayısı ve sıklığı arttırılmalı, daha önceden belirlenmiş kriterlere sahip olmadıkları yerinde tespit edilen firmalar ile çalışma bırakılmalı.
  12.  Stoklarda atıl vaziyette bulunan malzemelerin listesi çıkartılmalı, kullanılmayan ancak işe yaracak nitelikteki malzemeler satılarak nakit girişi sağlanmalı veya var ise diğer grup şirketlerine devredilerek nakit çıkışının önüne geçilmeli.
  13. Son olarak holding/grup yapısına sahip olan şirketlerin merkezi satın alma yapılanmasına giderek koordineli bir satın alma stratejisini benimsemesi ve bu sayede ölçek ekonomisinden faydalanma, maliyet avantajı yaratılarak rekabet gücünün artırılması, etkin tedarikçi yönetimi, istenilen kalitede mal ve hizmet temini sağlanarak gerek kalitenin gerekse de arz güvenliğinin teminat altına alınması fırsatlarından istifade edilebilinmesi sağlanmalıdır.
Sonuç

İşletmelerin, kuru, faizi ve borsayı seyredip ne olacak diye düşünmek yerine, bu zorlu süreci atlatabilmek adına bir an önce şoktan çıkmaları ve faaliyetlerine odaklanmaları gerekmektedir. Tasarruf tedbirleri ve maliyet minimizasyonu ise aksiyon planları arasında öncelikli hedefler arasında olmalıdır. Bu çerçevede, maliyetlerin yönetilmesinde önemli rolü olan satın alma süreçlerinin hızla gözden geçirilmesinin ve yukarıda bahsi geçen adımların atılarak yeni piyasa dinamiklerine adapte olunmasının faydalı olacağı düşünülmektedir.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :13.09.2018/Vergialgı Web Sitesi

9 Eylül 2018 Pazar

Hisse Geri Alım İşlemlerindeki Vergisel Belirsizlikler



Hisse Geri Alım (Share Buyback) İşlemlerindeki Vergisel Belirsizlikler


Türk Ticaret Kanunu ile Sermaye Piyasası Kanunu düzenlemeleri uyarınca şirketlere esas veya çıkarılmış sermayesinin % 10’una kadar kendi hisse senetlerini iktisap etme yani geri satın alma olanağı verilmiştir.

Önemli bir finansal enstrüman olan hisse geri alım işlemlerine ilişkin süreçte, geri alınan şirket hisselerinin elden çıkartılması, geri alınan şirket hisselerinin elde çıkartılmadan bu hisselere kar payı dağıtılıp dağıtılamayacağı ve kar payı dağıtılmasının mümkün olması halinde ise söz konusu kar payının hukuki durumuna ilişkin vergilendirilme aşamalarında çeşitli belirsizlikler bulunmaktadır.

Kendi Hissesini Satın Alan Anonim Şirketin Hissesini Elden Çıkarması

Kurumlar Vergisi Kanunu (KVK) madde 5/1-e uyarınca kurumların en az iki tam yıl süreyle aktiflerinde yer alan iştirak hisselerinin satışından doğan kazançların % 75'lik kısmı kurumlar vergisinden istisnadır.

Bu noktada önem arz eden husus ise “iştirak” teriminden ne anlaşılması gerektiğidir. Konu ile ilgili olarak 1 seri numaralı KVK Genel Tebliği ile 1 Sıra No’ lu Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliği incelendiğinde “iştirak hisseleri” deyiminin menkul değerler portföyüne dahil hisse senetleri ile ortaklık paylarını ifade ettiği ve işletmenin, bir başka işletmenin ekonomik ve yönetimsel faaliyetlerine ilişkin politikalarına katılabilmek amacıyla onun paylarını satın alarak ortak olduğu anlaşılmaktadır.

Bu durumda akla gelen soru, bir anonim şirketin kendi hissesini satın alması ve belirli bir süre sonrasında söz konusu paylarını elden çıkartması durumunda KVK’da yer alan iştirak hisseleri satış kazancı istisnasından yararlanıp yararlanamayacağıdır.

Konu ile ilgili görüşümüz, kendi hissesini satın alan anonim şirketin hisselerini yeniden satması halinde ortaya çıkacak olan olası karın, bu hisselerin “iştirak hissesi” gibi değerlendirilmesinin mümkün olmaması nedeniyle iştirak satış kazancı istisnasından yararlanamayacağı şeklindedir.

Nedeni ise şirketin geri aldığı kendi payları ile bir başka işletmeye ortak olmaması, bu durumda aldığı payların teorik olarak ancak kendisine ortaklık hakkı tanıyabileceği fakat bir şirketin de yine kendisinin ortağı olmasının mümkün olmamasıdır. Bahsi geçen nedenlerle satıştan doğan kazançlara şartlar yerine getirilse bile kurumlar vergisi istisnasının uygulanamayacağı düşünülmektedir.

Kaldı ki, şirketin kendi hissesini satın alma işleminin TMS 32 düzenlemeleri uyarınca da iştirak hissesi edinilmiş şeklinde değerlendirilemeyeceği ve bu nedenle de hisselerin öz kaynak hesabında öz kaynağı azaltacak şekilde muhasebeleştirildiği gerçeği mevcuttur.

Kendi Hissesini Satın Alan Anonim Şirketin Satın Almış Olduğu Hisseyi Elden Çıkarmadan Kar Payı Dağıtması

TTK ve SPK düzenlemeleri incelendiğinde, halka açık olmayan anonim şirketlerin kendi hisselerini geri almaları halinde bu hisselere TTK hükümleri uyarınca kar payı dağıtamayacağını, ancak halka açık veya halka açık sayılan anonim şirketlerin ise SPK düzenlemeleri uyarınca bu hisselere kar payı dağıtılabileceğini anlamaktayız.
Bu durumda, SPK düzenlemelerine tabi anonim şirketin geri almış olduğu hisselere kar payı dağıtması halinde vergileme nasıl gerçekleştirilecektir? Kendi hisselerini geri alım programı çerçevesinde satın alan anonim şirket kar payı dağıttığında, hisselerin hukuken sahibi olması ve üzerinde tasarruf yetkisi olması hasebiyle dağıtılacak kar payını da onun hak kazanması gerekmektedir.
Ortada olağanın dışında bir durumun mevcudiyeti bulunmakla birlikte, bahsettiğimiz üzere SPK düzenlemeleri uyarınca bu durum hukuken mümkün görünmektedir. Bu durumda kendi hissesini satın alan ve kar payı dağıtan bu anonim şirketin kendi hisselerine dağıtmış olduğu kar payı ve dolayısıyla oluşacak gelir şirketin geliri olacakmıdır? Söz konusu kar payı ve gelir üzerinden şirket vergilendirilecekmidir?
Vergilendirilecek ise KVK’nın 5/1-a maddesinde düzenlenen iştirak kazançları istisnası hükümlerinden faydalanabilecekmidir? İştirak kazançları istisnasından yararlandırılacak ise şirket kendi kendine mi iştirak etmiş sayılacaktır? Yoksa söz konusu kar payı üzerinden stopaj mı yapılacaktır?
Kişisel görüşümüz, SPK düzenlemelerinin TTK hükümleri ile çeliştiği şeklindedir. Bu nedenle geri alım programı çerçevesinde geri alınan hisselere ilişkin hakların çeşitli hukuki ve mali amaçların gerçekleştirilmesine yönelik geçici bir süreçten kaynaklanıyor olması ve paylar şirketin uhdesinde iken pay sahipliğine ilişkin hakların AB düzenlemeleri (Şirketlere ilişkin 77/91 sayılı İkinci Yönerge) çerçevesinde de belirtildiği üzere donması ve payların devri ile donan hakların tekrar canlanması nedeniyle, kendi kendine kar payı dağıtan şirketin, söz konusu tutarları kar payı olarak dikkate almaması ve TMS hükümleri uyarınca geri alınan pay senetlerini öz kaynaklar altında izlemeye devam etmesidir.
Sonuç
Finansal bir enstrüman olan “hisse geri alımı” ile bağlantılı vergisel belirsizliklerin giderilmesi, uluslararası standartlarda işleyen bir hukuk altyapısının kurgulanması ve en nihayetinde uluslararası bir finans merkezi olma hedefi doğrultusunda ülkemiz adına atılacak önemli adımlardan birisi olacaktır.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri : 09.09.2018/Dünya Gazetesi

6 Eylül 2018 Perşembe

Türk Çelik Sektörü 2023 İhracat Hedefinin Neresinde?


Türk Çelik Sektörü 2023 İhracat Hedefinin Neresinde?


Türkiye’de 3 adet entegre, 27 adet elektrik ark ocaklı ve 1 adet indüksiyonlu olmak üzere 31 adet tesis çelik üretiminde faaliyet göstermektedir. 2016 yılı verilerine göre Türkiye’de Elektrik Ark Ocaklı ve İndüksiyonlu tesislerde 39,6 milyon, Entegre tesislerde ise 11,5 milyon ton olmak üzere toplamda 51 milyon ton kurulu sıvı çelik üretim kapasitesi bulunmaktadır. 2017 yılında üretilen 37,5 milyon ton sıvı çelik üretimi göz önünde bulundurulduğunda sektörün kapasite kullanım oranı % 73 düzeyindedir. Sektörün doğrudan yarattığı istihdam sayısı ise 2017 yılı sonu itibariyle yaklaşık 40 bin kişi mertebesindedir.

Türkiye, 2017 yılı verilerine göre 37,5 milyon tonluk üretim ile Dünya’nın en büyük sekizinci çelik üreticisi, Almanya’nın ardından da Avrupa’nın ikinci büyük çelik üreticisi konumunda bulunmakta olup sektördeki önemli oyunculardan birisidir.

Türkiye de 51 milyon ton kurulu sıvı çelik üretim kapasitesi bulunmasına rağmen maalesef ki üretim kapasitesinin çoğunluğu katma değeri düşük olan inşaat çeliği üretimine yöneliktir. Katma değeri yüksek olan vasıflı çelik diye tabir edebileceğimiz ürün gamındaki üretim düzeyi ise Dünya ortalaması ile kıyaslandığında oldukça düşüktür.

2023 İhracat Hedefleri

Türkiye, hali hazırda 150 kadar ülkeye çelik ihracatı gerçekleştirmektedir. Türkiye’nin ana pazarları AB, Ortadoğu, ABD ve Kuzey Afrika’dır. Türkiye, 2017 yılında 17.8 milyon tonluk ihracatı ile de Dünya’nın en büyük onuncu çelik ihracatçısı konumundadır. Ayrıca Türkiye, inşaat demiri bakımından da Çin’in ardından Dünya’nın en büyük ikinci ihracatçısıdır. Türkiye’nin toplam ihracatının % 7.3’ünü gerçekleştiren Türk çelik sektörü, 2017 yılında otomotiv, tekstil ve kimya sektörlerinin ardından 11,5 milyar dolarlık ihracat rakamı ile Türkiye’nin en büyük dördüncü ihracatçı sektörü konumuna ulaşmıştır.

Türkiye, kendisine 2023 yılında Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hedefini belirlemiş ve bu çerçevede ihracata dayalı büyüme stratejisi söz konusu hedefin temel sürücüsü olarak benimsenmiştir.

Bu hedef çerçevesinde, 2023 yılı için Çelik sektörü için belirlenen ihracat hedefi ise 55 milyar dolar olmuştur.Hedefin, sektörün ürün gamına göre dağıtılmış hali ise aşağıdaki gibidir. 


2017 yılı ihracat rakamımız olan 11,5 milyar dolar ile 2023 yılı ihracat hedefimiz olan 55 milyar doları kıyasladığımızda hedefimizin sadece % 20’ sine ulaşabildiğimizi görüyoruz. Üstelik çelik fiyatları geçmiş yıllara nazaran dramatik artışlar göstermesine rağmen.

Ne Gibi Tedbirler Alınmalı ?

Sektörün 2023 hedeflerine ulaşması zor görünse de, sektör tüm Dünya’da artan korumacılık eğilimlerine rağmen can siperane bir şekilde çalışmalarına devam etmektedir. Bu çerçevede sektörün önünde yer alan ve acilen çözümlenmesi beklenen bazı konu başlıklarına kısaca değinilecek olur ise ;

ü  AKÇT ve Gümrük Birliği Anlaşması revize edilmeli,
ü  Serbest Ticaret Anlaşması imzaladığımız ülke sayısı artırılmalı,
ü  Artan korumacılık ve anti-dumping soruşturmaları kapsamında Türk Çelik üreticileri yalnız bırakılmayarak Ticaret Bakanlığınca desteklenmeli,
ü  İnşaat çeliğinde % 10’ a indirilen gümrük vergisi tekrar eski seviyesine çıkartılmalı,
ü  Kalitesiz ve uluslararası sertifikasyonu olmayan çelik ürünlerinin ithaline izin verilmemeli,
ü  Kömür ve hurda ithalatında yer alan çevre katkı payı kaldırılmalı,
ü  Daha önce Girdi Tedarik Stratejisi (GİTES) çerçevesinde belirlenen ve çelik üretiminde kritik öneme sahip hurda, demir cevheri, kömür, ferro alyaj ve elektrod tedariğine ilişkin yerli arzı artırıcı adımlar ivedilikle atılmalı,
ü  Sanayide kullanılan elektrik fiyatları uluslararası düzeyde rekabet edilebilir şekilde belirlenmeli,
ü  Çelik üretim altyapımıza ilişkin envanterimiz çıkartılarak, hali hazırda kapasite fazlası olan ürün gruplarında gereksiz yatırımlara izin verilmemeli ve ithalata bağımlı olduğumuz & katma değeri yüksek ürünlerde ise ülkemizde üretim yapılabilmesi için stratejiler oluşturulmalı,
ü  Ar-Ge ve çevre yatırımlarında destekler artırılmalı,
ü  Sektörde yer alan kayıt dışılık önlenerek haksız rekabet şartları ortadan kaldırılmalı,
ü  Eximbank çerçevesinde verilen ihracat kredilerinde, Türk İnşaat şirketlerinin yurtdışı inşaat projelerinde Türk Çeliği kullanımını teşvik edici unsurlar dahil edilmeli.


Kaynakça

A&T Kearney 2023 Çelik Sektörü İhracat Yol Haritası

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :06.09.2018/Muhasebetr Web Sitesi







25 Ağustos 2018 Cumartesi

GYO ve Ekonomik Dönüşümdeki Olası Rolü



Gayri Menkul Yatırım Ortaklıklarının Ekonomik Dönüşümdeki Olası Rolü



Türkiyede değişen ve gelişen ekonomik sistem ile birlikte inşaat sektörü de değişti ve evrildi. Özellikle inşaat yatırımlarının finansal kaynağa erişim yöntemleri arasına başta mortgage kredileri gibi birçok finansal araç devreye sokuldu. Bu çerçevede belki de iş merkezleri veya alışveriş merkezleri gibi büyük ölçekli gayrimenkul projelerine finansman kaynağı temini noktasında en sofistike ve kurumsal yapı olan Gayri Menkul Yatırım Ortaklıkları (GYO) şirketleri de ekonomik bir aktör olarak hayatımıza dahil oldu.

GYO, getiri potansiyeli yüksek gayrimenkuller üzerinde projeler gerçekleştirerek ekonomiye kazandırmak, bu vesile ile de gerek kira geliri gerekse de alım satım kazancı elde etmek amacıyla kurulan ve sermaye piyasası kuralları çerçevesinde faaliyette bulunan halka açık kurumsal ve modern bir organizasyondur.

Yine, başta daha az likit olan gayri menkul yatırımlarının, ortaklık hisseleri üzerinden menkul kıymetleştirilmesine sağladığı olanak sayesinde yatırımın istenildiğinde paraya çevrilerek hızla likit pozisyona dönüştürülebilmesi ve daha da önemlisi yapılan gayri menkul yatırımından istenildiği anda çıkış (exit) imkanını temin etmesi bakımından da önemli bir finansal yapı statüsüne haizdir.

Hali hazırda Türkiye’de faaliyet gösteren GYO sayısı 31 olup, hepsi halka açık olan bu şirketlerin 2018 yılı ilk çeyrek verilerine göre piyasa değeri 26,9 milyar TL/ 7,1 milyar Dolardır.

GYO’ların kazançları Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 5/1-d maddesi uyarınca kurumlar vergisinden istisna tutulmuştur.Bu istisna sadece şirketin portföyünde yer alan gayrimenkullerin değerlendirilmesi sonucu elde edilen kazançlarla sınırlı olmayıp, GYO’ larca elde edilen tüm kazançlara, örnek verilecek olur ise faiz gelirlerine ya da kur farkı gelirlerine de uygulanmaktadır.

Kısmi Bölünme Müessesesi

Malum olduğu üzere, Türkiye’nin sanayi yatırımlarının yarısından fazlası aslında ülkemizin en verimli tarım arazileri üzerinde (marmara ve ege bölgesi gibi) yer almaktadır. Yine hızlı şehirleşmenin ve yanlış şehir planlamalarının getirdiği süreç ile Türkiye’de birçok sanayi tesisi şehir merkezinde ve oldukça pahalı arsalar üzerinde konumlanır hale gelmiştir.

Bahsi geçen problemin çözümlenebilmesi adına, hem şehir içinde yer alan daha pahalı arsaların yerleşime açılarak mevcut sanayi tesislerinin şehir merkezi dışına taşınması hem de mevcut arsa yatırımlarından elde edilecek gelirin sanayiye kanalize edilmesi ile şirketlere üretim yatırımları için finansman kaynağı temin edilebilmesi açısından GYO’ların ülke ekonomisine önemli katkılarının olabileceği düşünülmektedir.

Bu önerinin fiiliyata geçmesi için kullanılabilecek temel vergisel araç ise Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 19’uncu maddesinde düzenlenen kısmi bölünme müessesesidir.Bilhassa sanayi şirketlerinin kısmi bölünme müessesesini kullanarak yeni kuracakları ya da mevcut GYO’ lara koyacakları sermaye, bu şirketlerin aktiflerinde yer alan atıl durumdaki arsalar ile mevcut sanayi tesislerinin üzerinde bulunduğu daha değerli ve getirisi yüksek arsalar olacaktır.

Örnek verilecek olur ise, Türk sanayisinin kümelendiği yerlerden biri olan İzmit (Kocaeli) ilinin Gebze, Darıca ve Körfez bölgelerinde yer alan sanayi tesislerinin orta ve uzun vadede başka bölgeye kaydırılması arzusunun devletin gündeminde yer aldığı bilinmektedir.

Kısmi bölünme işlemi ile şirketlerin aktifinde yer alan bu gayrimenkullerin, kurumlar vergisi, katma değer vergisi, damga vergisi ve tapu harcından istisna olarak yeni kurulacak veya mevcut bir GYO’ya devredilmesinin herhangi bir mali yükümlülük ortaya çıkarmıyor oluşu ise süreci teşvik eden önemli bir faktördür.

Sonuç

2017 yılı ekonomik verilerine göre Türkiye Gayri Safi Milli Hasılasının yaklaşık % 8’i gayrimenkul yatırımlarına dayalı olan inşaat sektöründen oluşmaktadır. İnşaat sektörü, özellikle son 10 yıllık dönemde gerçekleştirdiği bir çok mega proje ile gerek altyapı yatırımlarına yaptığı katkı ile gerekse de gerçekleştirilen modern konut projeleri ile ekonominin dinamosu haline gelmiştir.

Yazımızda da değinilmeye çalışıldığı üzere, ekonomimiz için önemli avantajları bünyesinde barındıran GYO’ların, ülkemizin geçirdiği ekonomik dönüşüm sürecinde hem sanayi şirketlerine finansal kaynak yaratmak hem de inşaat sektörünün yatırım yapabileceği yeni arsaları kullanıma açarak ekonomik kaynaklarımızın daha verimli ve etkin bir şekilde kullanılması adına pozitif katkılar sağlayabileceği düşünülmektedir.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :  25.08.2018/Dünya Gazetesi

12 Ağustos 2018 Pazar

EBITDA/FAVÖK




EBITDA/FAVÖK Hesabındaki Hatalar Ve Olası Etkileri



EBITDA/FAVÖK yani finansman (faiz) giderleri, vergi, değer düşüklüğü ve amortisman öncesi kar olarak tanımlanmaktadır.EBITDA, gerek anahtar finansal performans ölçüm araçlarından birisi olarak gerekse de şirket değerleme işlemlerinde kullanılan önemli finansal göstergelerden birisidir. Analistler tarafından söz konusu gösterge yorumlanarak gerek sektörel gerekse de firmalara yönelik değerlendirmeler yapılmakta, yatırım yapılıp yapılamayacağına dair analizlerde bulunulmaktadır. Keza indirgenmiş nakit akımları ve özellikle EBIDTA çarpanı yöntemleri kullanılarak yapılan şirket değerleme işlemlerinde de önemli rol üstlenmektedir.

Peki bu kadar önemli anlamlar yüklenilen EBITDA acaba doğru hesaplanmaktamıdır ?

Kur ve Vade Farklarının Etkisi

Kur farkı, en basit ifade ile döviz kurlarındaki değişim nedeniyle ulusal para cinsinden (örneğin TL) yapılacak ödemelerde ortaya çıkan lehe veya aleyhe olan parasal farklar olarak tanımlanır.

Vade farkı ise, bir mal veya hizmetin peşin yerine vadeli satılması halinde, paranın zaman değeri ve geri ödenmeme riski de göz önünde bulundurularak satıcı tarafından müşteriye yansıtılan ek parasal maliyet olarak tanımlanmaktadır.

Söz konusu parametrelerin bizim açımızdan önem arz eden tarafı ise bunların EBITDA hesabına dahil edilip edilmeyeceğidir.

Bilindiği üzere işletmelerin performansını ölçerken odaklanılan temel nokta, işletmenin faaliyette bulunduğu ana iş kolundaki operasyonları sonucunda göstermiş olduğu başarısının parasal yansıması olacaktır. Bu yansıma ise,  şirketin brüt satış karı veya zararı ile faaliyet giderleri arasındaki fark olarak hesaplanan ve şirketin esas faaliyet alanındaki net kar veya zararını gösteren parasal tutardır.
Uluslararası muhasebe standartlarına göre özellikle kur farkının şirket tarafından yönetilmesinin pek de mümkün olan bir faktör olmaması ve bu çerçevede performans ölçümüne dahil edilmesinin doğru olmadığı bilinmektedir. Kur farkının bir dönem pozitif etkiye sahip olabilirken takip eden dönemde negatif etkiye sahip olabileceğinin ve performans yansıtımı ile karşılaştırılabilirlik noktasında, yanıltıcı & yanlışa yönlendirici nitelikte olabileceğinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

Vade farkının ise, müşteri ve satıcı arasında tespit edilip borcun belli bir vadede ödenmesi halinde mal veya hizmet bedeline eklenen ilave bir tutar olduğu, yani özünde satıcının, mal veya hizmet bedelinin peşin ödenmek yerine belirli bir zaman diliminden sonra ödenmesi nedeniyle kaynaklanan fırsat maliyetini karşılamak ve bedelin ödenmeme riskine karşılık olarak talep edildiği bilinmektedir. Haliyle vade farkının da, tıpkı kur farkı gibi işletmenin esas faaliyetinden elde edeceği bir gelir ve finansal sonuçlara yansıması gereken operasyonel verimliliğe ilişkin bir parametre olmadığı rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Şirketin Değeri Yanlış Belirlenebilir

Şirket değerlemesi, genelde bir şirketin tüm aktif ve pasifi ile devredilmesi halinde ne kadarlık bir fiyata bu işlemin gerçekleşebileceğini tespit etmek amacıyla yapılmaktadır.Şirket değerleme konusunda birçok yöntem olmakla birlikte bunların çok kullanılanları indirgenmiş nakit akımları ve çarpan (ebitda ile) analizi metodlarıdır.

Her iki yöntemde de esas faaliyetlerden kaynaklanan nakit akımları dikkate alınmakta olup bu hesap yapılırken dikkate alınan temel veriler ise net satışlar, satılan malın/hizmetin maliyeti ve faaliyet giderleridir. Değerleme işlemi yapılırken işletmenin faaliyetleri ile doğrudan bağlantısı olmayan kur farkı ve vade farkı gelirlerinin de satış gelirleri içerisinde takip edilmesi halinde, yapılacak hesaplama şirketin operasyonel faaliyetlerinden elde ettiği gelirden ziyade tali nitelikte gelirlerin de dikkate alınmasına ve hatalı sonuçlara ulaşılmasına neden olacaktır. Özellikle şirket satın alacakların, değerleme işlemi yaptırması halinde değerlemeyi yapan uzman ile bu çekinceyi paylaşması, olası maddi kayıpların önüne geçmek adına son derece önem arz etmektedir.

Sonuç

Vadeli satışlar ile döviz cinsinden yapılan satışlar nedeniyle ortaya çıkan vade farkı ve kur farkı gelir-giderlerinin satış gelirleri kalemi içerisinde takip edilmesi,  bu satış verisine bağlı olarak hesaplanan EBITDA tutarı ve oranının, işletmelerin esas faaliyetlerinden kaynaklanan performansını yansıtması adına yanıltıcı (olumlu ya da olumsuz) olacaktır. Zira gerek kur değişiminin piyasanın belirlediği bir dinamik olması gerekse de vade farkı uygulamasının da yine satışın gerçekleştirilebilmesi için piyasanın işletmeleri zorlaması nedeniyle şirketin kontrolü ve yönetimi dışında gerçekleşen işlemler olması nedeniyle, EBITDA hesaplamalarında söz konusu etkilerin arındırılması faydalı olacaktır. Aksi takdirde bu hesaplamalara göre belirlenen EBITDA verisi kullanılırak yapılan finansal performans analizleri ile şirket değerleme işlemleri sağlıklı sonuçlar vermeyecektir.

Yayınlanma Tarihi  ve Yeri :  12.08.2018/Vergialgı Web Sitesi