16 Mart 2019 Cumartesi

Likidite (Nakit) Mi Karlılık Mı ?

Bilindiği üzere muhasebenin temel ilkelerinden birisi dönemsellik diğeri ise tahakkuktur. Dönemsellik kavramı işletmenin sınırsız olarak kabul edilen ömrü belli dönemlere ayrılması, her dönemin faaliyetleri birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmek suretiyle, her dönemin gelir ve giderini birbiri ile karşılaştırarak o döneme ait kar ya da zarar rakamının bulunmasını ifade etmektedir.

Tahakkuk ilkesi ise, gelir ile giderlerin elde edildikleri ya da yapıldıkları anda gerçekleşmiş sayılması ve bunlarla ilgili dönemin finansal tablolarında yer almasıdır. Tahakkuk esasına göre gelir ya da giderin miktar ve mahiyet olarak kesinleşmiş olması yeterlidir. Yani gelir ya da giderin kısmen ya da tamamen tahsil edilmesi ya da ödenmesi, tahsil esasının aksine, tahakkuk esasında şart değildir.

Gelir ve giderlerin tahakkuk esasına göre muhasebeleştirilmesi, gelir ile karların da aynı döneme ait maliyet, gider ve zararlarla karşılaştırılmasını zorunlu hale getirmekte, böylece dönemsellik ilkesi ile tahakkuk ilkesi bütünleşmektedir.

Mali tabloların tahsil esaslı değil de tahakkuk esaslı düzenlenmesinin en önemli sonucu kar ya da zarar tutarının, her zaman dönem sonunda elde edilen nakit miktarına eşit olmamasıdır. Bu nedenle nakit pozisyonunun takibi bakımından nakit akım tablosunun hazırlanması ve sıkı bir şekilde izlenmesi önem kazanmaktadır.

Nakit akım tablosu, bir işletmede, ilgili faaliyet dönemi içinde gerçekleşen nakit işlemlere ilişkin durumu açıklamaya yarayan mali nitelikteki tablodur. Söz konusu tablo sayesinde, işletmenin ilgili dönem içindeki nakit giriş – çıkışlarını görmek ve bu kaynakların nerelerde kullanıldığını takip etmek mümkün olmaktadır. Daha da önemlisi, işletmenin nakit yaratma gücünü görmesine ve gelecek zaman dilimleri içerisindeki nakit ihtiyacına yönelik planlama yapabilmesine olanak sağlamaktadır.

Faaliyet ve Nakit Döngüsü

İşletmelerin sahip olduğu nakdin, hammadde stoklarına, yarı mamüle, mamüle ve alacaklara dönüşerek tekrar tahsil edilebilir hale gelme sürecine faaliyet döngüsü, nakitten tekrar nakde dönüşünceye kadar geçen süreye ise de nakde dönüşüm süresi denir. Nakit dönüşüm süresi hesap edilirken, faaliyet döngüsü için geçen süreden, işletme borçlarının ödenmesi için geçen sürenin çıkartılması gerekmektedir.

İşte bu nedenle, şirketlerin “satış hacmimiz oldukça yüksek seyrediyor ” şeklinde düşünmesi sağlıklı bir finansal yönetim için yeterli olmamaktadır  Nitekim yüksek cirolar elde etseniz, üstelik karlılığınızda çok iyi olsa dahi, gelirlerinizi elde edeceğiniz vadeler ile yükümlülüklerinizin vadeleri arasında uyumsuzluk mevcut ise (time mismatch) likidite riskine maruz kalırsınız.

Örnek vermek gerekir ise ; Demirbank 2000-2001 yılları arasında faiz oranlarındaki düşüşleri fırsat olarak değerlendirmiş ciddi düzeyde DİBS (bono) satın almaya başlamıştır. Hatta söz konusu bonoların finansmanının bir bölümünü gecelik piyasadan (over night) borç alarak gerçekleştirmiştir. Bu sayede faizler düştükçe de elinde bulundurduğu yüksek faizli bonolar sayesinde büyük miktarda kar elde etmiştir.

Ancak, Anayasa kitapçığı ile başlayan 2001 ekonomik kriziyle gecelik borçlanma maliyetlerinin zirve yapması ve akabinde yaşanan likidite kuraklığı nedeniyle, hali hazırda eldeki mevcut düşük faizli bonolar için bulunması gereken finansman tutarının maliyeti de oldukça yükselmiştir. Yüksek kaldıraç oranları ve kısa vadeli finansman kaynakları ile yakalanan yüksek karlılık düzeyi piyasada yaşanan likidite darlığında Demirbank’ı kurtaramamış, vadesinde yerine getiremediği yükümlülüklerinin tutarı öz sermayesini dahi aşarak bankayı iflas noktasına taşımıştır.

Yaşanılan bu acı tecrübe göstermektedir ki, karlılık rasyoları kadar likidite ve borçluluk rasyolarına (özellikle kısa vadeli borçlar) odaklanmayan işletmeler kriz veya finansal darboğaz yaşanılan günlerde çok zor duruma düşmektedirler.

Sonuç

Küresel piyasalarda likiditeye erişimin zorlaştığı, finansman maliyetlerinin arttığı ve ülke olarak kendi iç dinamiklerimiz çerçevesinde yaşadığımız son ekonomik dalgalanma sürecinde, birçok işletmenin başta kur ve likidite riskini iyi yönetememesi, nakit akışlarının bozulmasına, akabinde ise peşi sıra konkordatolar ve iflaslar ile sonuçlanmasına neden olmuştur. Piyasada likidite bolluğu var iken yüksek karlılığın keyfini çıkartan işletmeler, ekonomik dalgalanmayla beraber ciddi finansal stresler yaşamıştır. Bir nevi nakit altınsa, karlılığın gümüş olduğu gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalmışlardır.


Değerli iş insanlarımızdan bir olan Üzeyir Garih’in varlıklar ve karlılık kadar nakit akışının önemine ilişkin dikkat çektiği bir sözü ile yazımıza noktayı koyalım .“Biz iş adamları, elinde üç top oynayan cambazlar (jonklör) gibiyiz. Bu toplardan iki tanesi lastik top (satışlar ve kâr), biri de camdan kristal bir toptur (nakit akışı). Lastik toplar yere düşse de, tekrar yükselir ve yeniden tutabiliriz ama kristal top yere düştüğünde kırılır ve oyun biter.“

26 Kasım 2018 Pazartesi

Takipteki Kredi Miktarı Artışı ve VYŞ'ler


Bankaların ana faaliyet konusu ile doğrudan bağlantısı olan kredi riski, banka müşterilerinin kullanmış oldukları kredilere istinaden üstlendikleri anapara ve faiz ödeme yükümlülüklerini kısmen veya tamamen yerine getirmemeleri durumunda bankanın karşılaşacağı risk olarak tanımlanmaktadır.
Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK) verilerine göre Eylül 2018 dönemi itibariyle verilmiş bulunan 2.588 Milyar TL tutarındaki kredilerin, 1.492 milyar TL’si (% 58) Türk parası kredilerden, 1096 milyar TL’si (%42) yabancı para kredilerden oluşmaktadır. Kredilerin türlerine bakıldığında ticari ve kurumsal kredilerin payının % 54, KOBİ kredilerinin payının % 26 ve tüketici kredilerinin (kredi kartları dahil) payının ise % 20 olduğu görülmektedir. Aşağıda yer alan grafikten de anlaşılacağı üzere kredi hacmi son 8 senede yaklaşık olarak 5 katına çıkmıştır.


Bankalar, geri ödenemeyen kredilere istinaden, bunları sorunlu alacaklar olarak bilançolarının aktifinde takipteki alacaklar hesabına aktarmakta, tahsil edememe riskine istinaden karşılık ayırmakta ve yasal takip sürecine girişmektedirler.
Verilen kredilerin ne kadarının takibe alındığı incelendiğinde ise Eylül 2018 dönemi itibarıyla takipteki kredilerin (brüt) tutarının 86 milyar TL’ye ulaştığı ve bunun toplam kredi hacminin % 3,2’sine tekabül ettiği görülmektedir. Yine aşağıda yer alan grafikten de anlaşılacağı üzere takipteki kredilerin tutarı son 8 senede yaklaşık olarak 4,5 katına çıkmıştır.

Takipteki alacak seviyesinin artışı ise bankaların risk seviyesini artırmakta ve bu risklerin takibinde kullanılan takipteki alacak oranı, sermaye yeterlik oranı, likidite oranı, öz kaynak karlılığı ve aktif karlılığı gibi temel rasyoları olumsuz yönde etkilemektedir. Buna bağlı olarak da bankanın verebileceği kredi hacmi düzeyi, dolayısıyla da reel sektöre aktarılacak finansman kaynağı azalmakta ve ekonomik aktörler negatif bir yatırım-üretim-tüketim iklimine maruz kalmaktadırlar.
Yukarıda bahsi geçen nedenlerle, bankaların öz kaynaklarını olumsuz etkileyecek sorunlu alacakların bilançolarından temizlenebilmesi bankalar için önem arz etmektedir. İşte tam da bu noktada varlık yönetim şirketleri (VYŞ) sorumluluk üstlenmekte, bankaların takibe girmiş sorunlu alacaklarını belli bir iskonto uygulayarak devir almakta ve söz konusu alacakların icra-iflas uygulamaları çerçevesinde kendi finansal, teknik ve hukuki alt yapılarını kullanarak takip ve tahsil edilebilmesi gibi meşakkatli bir süreci yürütmektedirler.
Varlık yönetim şirketleri sadece bankalar, TMSF, faktoring ve leasing şirketleri gibi finansal kuruluşların gecikmiş alacaklarını satın alabilmekte, bankacılık dışındaki sektörlerin (örneğin reel sektörün) tahsili gecikmiş alacaklarını ise satın alamamaktadırlar.
Varlık yönetim şirketlerinin bahsi geçen hizmetleri vermeleri karşılığında üstlendikleri risk, devir alınan alacakların tahsil edilememe olasılığı iken söz konusu riske karşılık olarak elde etmeyi amaçladıkları kazanç ise ilgili kurumlardan daha düşük bedel ödeyerek devir aldıkları sorunlu alacaklara karşılık olarak bu kurumlara borcu olanlardan daha yüksek bir bedeli tahsil etmektir.
Bankalar Neden Varlık Yönetim Şirketleri İle Çalışırlar ?
Banka bilançolarının aktif bölümünde yer alan takipteki alacaklar (brüt) rakamı, bir bankanın aktif kalitesi ve ana faaliyet alanına ilişkin performans ölçümünde en önemli kriterler arasında yer almaktadır. Takipteki alacak (brüt) / toplam alacak rasyosu yüksek olan bankaların mevduat hariç diğer borçlanma faaliyetlerinde kaynak maliyetleri doğal olarak yüksek risk primi nedeni ile artacaktır.
Bankacılık ve finans sektörü, ortalama olarak vermiş olduğu her 100 liralık kredinin 5 lirasında vade gününde tahsilat sorunu yaşamaktadır. Söz konusu 5 liranın 2 lirasını kısa vadede idari takip süreci içinde, 2 lirasını ise 2-3 yıla varan takip süreci içinde tahsil etmektedirler. Kalan 1 lirasını ise, varlık yönetim şirketlerine satmakta veya yasal takip sürecine devam etmektedirler. Sektörün bazen de, ekonomik fayda görmediği için alacaklarını takipsiz bıraktığı da görülmektedir.
Varlık yönetim şirketleri başta bankalar olmak üzere finans sektörünün gecikmiş alacaklarını satın alarak kurumların hem bilançosunun temizlenmesine hizmet eder, hem de bu kurumları ciddi zaman ve insan kaynağı gerektiren operasyonel yükten kurtarırlar. Böylece bankalar kredi takip politikalarından taviz vermeden esas işleri olan kaliteli aktif üretmeye devam edebilirler.
Varlık Yönetim Şirketleri Derneği verilerine göre, bankaların 2017 yılında 9 milyar TL tutarında sorunlu alacak satışı gerçekleştirdiği, bunun 2016 yılındaki 6,4 milyar TL’lik tahsili gecikmiş alacak portföyü satışına göre % 30’un üzerinde bir artış manasına geldiği ve bunun şimdiye kadar gerçekleştirilmiş en yüksek tutar olduğu anlaşılmaktadır.

Varlık Yönetim Şirketleri Derneği Başkanı, vermiş olduğu bir röportajda 2018 yılı beklentilerine ilişkin olarak ise “Geçen sene yaklaşık 9 milyar TL’lik anapara alacak devraldık. Bu rakam, bugüne kadar devraldığımız en yüksek tutar oldu. Son dönemde bankalardan daha fazla KOBİ ve ticari alacak devrediliyor. Kamu bankalarından henüz bir satış yok. Kamulardan en erken satış sene sonu ya da 2019’da geleceğini düşünürüz. Kamulardan satış gelmezse 2018 yılında da VYŞ’lere 8-9 milyar TL’lik alacağın devrolacağını öngörüyoruz. 2017 yılı ile aynı rakamı buluruz. Bu sene ağırlıklı satış ticari ve KOBİ’den gelir. Devrolan alacaklar içinde KOBİ ve ticarinin payı % 50’ye gelir. Bankalar yakın izlemedeki kredilerin bir kısmını tahsili gecikmiş alacaklara devrederse satış rakamları artar.” şeklinde değerlendirmelerde bulunmuştur.
Sonuç
Varlık yönetim şirketleri, başta bankalara ve para ve sermaye piyasalarında faaliyet gösteren finansal kiralama şirketleri, faktoring şirketleri, finansman şirketleri ve kredi sigortası işlemleri yapan kuruluşlara, bu kuruluşların tahsil edemedikleri alacaklarının devri ile diğer varlıklarının satın alınması, tahsili, yeniden yapılandırılması ve satılması amacına yönelik hizmetler sunmaktadır. Varlık yönetim şirketleri, şu an itibariyle bahsi geçen finansal kurumlara yönelik hizmet vermekte olup henüz reel sektör kuruluşlarına hizmet vermemekte ancak hizmet alanının bu kuruluşların sorunlu alacaklarının devrine de imkan verecek ölçüde genişletilmesi konusu gündemde yer almaktadır.
Özellikle bankaların verdikleri ve geri ödenme sürecinde sıkıntı yaşanan ve sorunlu alacaklara dönüşen krediler, bankaların bilançolarının aktifinde takipteki alacaklar hesabına aktarılmakta olup bu alacağın miktarı ve tahsil edilebilme düzeyi bankaların aktif kalitesini ve faaliyetinin değerlendirilmesinde kullanılan temel performans göstergelerini (KPI) negatif şekilde etkilemektedir. Bu duruma bağlı olarak da banka riski artmakta, artan risk de beraberinde bankaların kaynak (borçlanma) maliyetini artırmaktadır. Zincirleme reaksiyonun neticesi ise azalan varlık ve öz kaynak karlılığıdır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, öz kaynakları, dolayısıyla da pasif yapısını olumsuz etkileyecek toksik nitelikteki sorunlu kredilerin ve alacakların (toxic assets) banka bilançolarından arındırılması noktasında varlık yönetim şirketleri önemli bir misyon üstlenmekte ve bankalara ciddi düzeyde destek olmaktadır.

Ancak genel durum analiz edildiğinde, Türk finans sektörünün çok büyük bir kısmını oluşturan bankacılık sektörü; sermaye yeterliliği, aktif kalitesi ve takipteki kredi miktarı göstergeleri bakımından geçmişe nazaran (içinden geçmekte olduğumuz zorlu ekonomik konjonktürün de etkisi ile) daha zayıf bir performans sergilemektedir.

11 Kasım 2018 Pazar

Finansal Korunmanın (Hedging) Önemi



Türkiye’nin yaşamış olduğu ekonomik krizlere baktığınızda (1994-1998-2001-2008-2018) söz konusu krizlerin temel sebebinin, özünde yüksek cari açık ve döviz kıtlığı olduğu görülür. Sürekli cari açık veren ülkelerin parası orta ve uzun vadede mutlaka değer kaybeder. Türkiye’de kur riskinin temeli budur.

TL’nin dış değer kaybının bir nedeni yüksek cari açık ise bir diğer nedeni de,  TL’nin iç değer kaybı olan enflasyondur.Zaten kur artışı beraberinde enflasyon artışını da getirmekte, süreç adeta birbirini beslemektedir.

Hali hazırda yükselen kurlar nedeniyle cari açıkta azalma meydana gelse de cari açığın milli gelire oranının 2018 sonu itibariyle %5,5 - % 5,7 arasında gerçekleşmesi beklenmektedir. Ekim ayı itibariyle de TÜFE’nin ise % 25,24 oranında gerçekleşmiş oluşu da göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin gelişmekte olan ülke ekonomileri arasında en kötü iki göstergeye sahip olduğu söylenebilir.

İlaveten, ülke yerel paralarına olası döviz ataklarını bertaraf edebilmek adına merkez bankalarının döviz rezervi bulundurmaları (asgari 3 aylık ithalatı karşılayacak düzeyde) bakımından takip edilen önemli göstergelerden biri olan rezerv yeterliliğimiz de diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, Türkiye de hala riskin görece yüksek olduğunu söyleyebiliriz.


Yukarı da yer alan tablodan da görüleceği üzere ülke olarak hala dış kırılganlığımız yüksek olup, söz konusu göstergeler TL üzerinde baskı oluşturma potansiyelinin mevcudiyetine işaret etmektedir.


Çözüm Ne Olabilir ?

İşletmeleri etkileyen çok sayıda risk olmakla birlikte, öncelikli olarak bunların başında finansal risk gelmekte ve bünyesinde döviz kuru riski, faiz oranı riski, likidite riskini barındırmaktadır.

Sermaye hareketlerinin serbest olduğu Türkiye gibi ekonomilerde hem faiz hem de döviz kuru aynı anda kontrol edilemediğinden (ekonomi literatüründe üçlü açmaz diye tanımlanır) merkez bankaları para politikası faizini kontrol etmekte ancak döviz kurunu ise serbest bırakmak zorunda kalmaktadır. Türkiye de bu nedenlerle dalgalı döviz kuru yöntemini uygulamakta olup, döviz kuru piyasa dinamikleri ve arz-talep çerçevesinde belirlenmektedir.


Bu şartlar altında ve piyasa koşullarına en uygun çözüm, belli miktarın üzerinde yabancı para yükümlülüğü altına giren veya döviz açığı bulunan firmaların türev ürün kullanmaları ve hedging (finansal korunma) yapmalarıdır.


Türkiye’de Türev Ürün Kullanımı Ne Düzeyde ?

Bilindiği üzere, belli miktarda bir mal veya kıymetin ve bunların karşılığı olan paranın, işlemin ardından takas gününde el değiştirdiği piyasalar spot piyasalar iken, ilerideki bir tarihte teslimatı veya nakit uzlaşması yapılmak üzere herhangi bir malın veya finansal aracın, bugünden alım satımının yapıldığı piyasalar ise türev piyasalardır.

Türev piyasalar ise,  forward, vadeli işlem (futures), opsiyon ve swap gibi finansal ürünlerin tamamını içermektedir.

Birçok politik ve ekonomik belirsizliklerin yaşandığı Dünyamızda, tüm küreselleşen ekonomilerde olduğu gibi ülkemizde bahsi geçen riskleri bünyesinde barındırmakta, bu risklerden korunmak için (hedging) türev ürünlere duyulan gereksinim de her geçen gün daha da artmaktadır.

Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK) verilerine göre, Türk Bankacılık Sektörünün Eylül 2018 itibarıyla gerçekleştirdiği türev ürün alım ve satım tutarı hacminin ise 3,5 Trilyon TL’ ye ulaşmış olduğu görülmektedir.

Yapılan türev işlemlerin türlerinin dağılımına baktığımızda ise büyük çoğunluğunun swap (ana para) işlemlerinden oluştuğu görülmekle birlikte, tüm bu ürünlerin kullanımındaki öncelikli amacın dış finansman kaynağı yaratmak ve TL’nin döviz karşısındaki değer kaybına karşı pozisyon almak olduğu söylenebilir.

Sonuç

Son yaşadığımız ekonomik dalgalanma süreci, birçok işletmenin kur riskini iyi yönetememesi nedeniyle, işletmelerin nakit akışlarının bozulması ve akabinde peşi sıra konkordatolar ve iflaslar ile sonuçlanmıştır.Dünya’da Merkez Bankalarının bilanço küçülterek parasal sıkılaştırma süreceğine girdiği ve faizlerin yönünün yukarı doğru olduğu (FED süreci), buna bağlı olarak da dövizin pahalılaşarak kurların TL karşısında yine yükselebilme ihtimalinin olduğu bir konjoktürde, Türk reel sektörü açısından hedging (koruma) işlemlerinin yapılmasının her zamankinden daha çok önem arz ettiği düşünülmektedir. 

17 Ekim 2018 Çarşamba

Sanayi Sektörümüze Yönelik Bazı Öneriler


Sanayi Sektörümüze Yönelik Bazı Öneriler

Bilindiği üzere yeni bir ekonomik döneme giriyoruz.Tüketici talebinin azaldığı, ekonomik daralmanın hızla kendini hissettirmeye başladığı ve tüm bunların aksine fiyatların arttığı enflasyonist bir döneme. İşletmelerin, özellikle de yapısı gereği yatırımlarına ciddi miktarda sermaye bağlamış, yüksek sabit maliyetleri olan sanayi işletmelerinin yeni sürece adapte olması ve kapasitelerini doğru şekilde yönetmesi her zamankinden daha önemli hale gelmiş bulunuyor.
Biz de, bu kriz sürecini en hafif hasarlarla atlatabilmek adına, sanayi işletmeleri üretim süreçlerinde hangi noktalara dikkat etmeliler kısaca değinmekte fayda olduğunu düşünüyoruz.
A. Kapasite Yönetimi ve Makine Parkı Verimliliğinin Artırılması
Bu süreçle ilgili temel hedef, üretim planları ile uyumlu olmak üzere mevcut üretim altyapısına ilişkin makina /ekipmanların etkin kullanımına olanak sağlayacak şekilde yeniden kapasite planlamasının yapılmasıdır. Kapasitenin iyi planlanması ve etkin kullanımı ile de üretim artışı, yine kapasite yönetiminde esnekliğin sağlanması ile ürün gamı içerisindeki çeşitli türdeki siparişlere hızla cevap verebilecek konuma ulaşılması ve bu sayede mevcut stok seviyesinin azaltılması öncelikli olmalıdır.Konu ile ilgili operasyonel sürecin yönetimi ise şu şekilde planlanabilir:

·         Fabrika kapasitesinin (teorik ve pratik), üretim süresi ve üretim miktarı parametrelerine göre net bir şekilde yeniden ortaya konulması
·         Başabaş noktası ve ölçek ekonomisinin yakalanacağı asgari kapasite kullanım oranının (kko) belirlenmesi
·         Fabrika çalışma sürelerinin ve vardiya sayılarının değişen talep dinamikleri de göz önünde bulundurularak sürekli gözden geçirilmesi
·         Bakım onarım çalışmalarının planlı takvimlere bağlanarak duruş sürelerinin minimize edilmesi
·         Arıza ve tamir gerektiren konuların önüne geçilmesi için bir master planın yapılması ve iyileştirme sürecinin başlatılması
·         Makina verimliliğini artıracak yatırımların değerlendirilerek mevcut makine ve ekipmanın kapasitesini artıracak çalışmaların uygulamaya geçirilmesi
·         Kaynak kullanımının ve malzeme akışının dengede tutulması
·         Mamül/Yarı mamul stokunun en aza indirilerek esnek üretim hedefi ile tutarlılığın sağlanması
·         Siparişleri teslim tarihinde yerine getirme güvencesinin sağlanması
·         Sürekli iyileştirme felsefesi uyarınca teslimat performanslarının iyileştirilmesi


B. Otomasyon
Bu süreçle ilgili temel hedef, tüm Dünyayı etkileyip Sanayi 4.0 olarak nitelenen teknolojik değişim ve gelişime uyum sağlamak üzere üretim sürecinde bilgisayarlaşmanın en üst düzeye çıkarılması, elektronik sistemler sayesinde makine ve ekipmanların bir biri ile konuşabilir hale getirilmesi ve dolayısıyla üretimin yüksek teknolojiyle donatılması olmalıdır. Bu süreçte 2 temel amaca odaklanılmalıdır :

·         Üretim sürecinde insana olan bağımlılığın azaltılması ile üretim hatalarının asgari düzeye indirilmesi ve kalitenin artırılması
·         Üretimin en üst düzeyde esnekliğe kavuşturulması ve bu yolla tüketiciye özel ürün yapabilme imkânının elde edilmesi.

Bu sürecin sonunda, üretim hattı makinalarının ve otomasyon sistemlerinin ERP programı ile entegre ve haberleşebilir bir hale getirilmesi, hassas imalat sürecine yönelik kararların elektronik karar alma mekanizmaları tarafından otomatik olarak alınmasının sağlanması ve en nihayetinde üretim sürecinde insan müdahalesinin minimum seviyeye indirilmesi mümkün olabilecektir.

C.KPI Bazlı Üretim Yönetimi
Yukarıda bahsedilen süreçlerle paralel olarak, tüm departmanların, şeffaf, hesap verebilir ve ölçülebilirlik yönetim ilkeleri uyarınca, temel performans kriterlerinin (KPI) belirlenmesi ve belirlenen hedeflere ulaşılma ölçüsünün takibi yapılmalıdır. Üretim sürecine ilişkin KPI’ lar 6 ana başlık altında özetlenebilir :

1-Toplam üretim düzeyinin değişimi
2-Fire oranları düzeyindeki gelişim
3-Fire hariç dönüşüm maliyetlerinin seyri
4-Üretim/çalışma saatlerinin seyri
5-Kapasite kullanım oranlarının seyri
6-Müşteri anket sonuçlarına göre ürün kalitesi memnuniyetindeki değişim

Uzun vadede ulaşılması istenen nokta ise tüm performans hedeflerinin şirket, departman ve kişi bazlı belirlenerek performans hedeflerine ulaşılma düzeyinin takibi ile başarısızlık hallerinde kök nedenlerin tespit edilmesi ve ortadan kaldırılmasıdır.

Sonuç

Ülke olarak tüm yaz mevsimini seçim sürecini ve kur-faiz-borsa üçgenindeki değişimleri tartışarak harcadık.Galiba artık hepimiz sadece konuşarak bir yere varamayacağımızı anlamış bulunuyoruz. Yaşamak için üretmek zorunda olan insanoğlu için hiç şüphesiz teknoloji devrimi ile ortaya çıkan sanayi sektörünün yeri bu çerçevede ayrı bir anlam ve önem ifade ediyor. Sanayileşmeden, hızla hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomik yapıya evrilen ülkemizde ise katma değeri yüksek ve teknoloji ürünleri ağırlıklı bir üretim altyapısına kavuşmamız tüm ülkenin ortak hayali.

Bugünden yarına bu hayali gerçekleştirmek mümkün olmasa da en azından içinde bulunduğumuz şu türbülans atmosferinden çıkabilmek için, sanayi işletmelerimizin varlıklarını devam ettirebilmeleri ve rekabetçi olabilmeleri adına alacakları bazı tedbirler sektörün ve ülkemizin menfaatine olacaktır.Hazreti Mevlana’nın dediği gibi şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Yayınlanma Tarihi ve Yeri : 15.10.2019/Finansgündem Web Sitesi


11 Ekim 2018 Perşembe

Mali Düzenlemelerimiz Neden Çok Karışık ?




Mali Düzenlemelerimiz Neden Çok Karışık ?

Ülkemizde genel olarak kanun yapma şeklimiz, malum olduğu üzere “torba kanun” formatında. Literatürde kısaca, birbiri ile konu yönünden ilgisi olmayan ve çok fazla sayıda başka kanunda ek ve değişiklikler yapan kanunlara “torba kanun” adı verilmekte.

Bir kanunun torba kanun olup olmadığının temel göstergelerinden birisi ise, kanun başlığıdır. Hal böyle olunca torba kanunların başlığı, içerik itibariyle yürürlükteki birden fazla kanunu etkilediği için genellikle “çeşitli kanunlarda” diye başlamak durumunda kalmaktadır.

Bunun yanı sıra birde özelinde mali düzenlemelerimizin karmaşıklığı ve anlaşılmasındaki güçlük var.Nitekim TMF Group’s  tarafından 2017 yılında hazırlanan  Financial Complexity Index 2017. raporuna göre maalesef Türkiye bu konuda birinciliği kimselere kaptırmamış gibi görünüyor.(Not : Türkiye 2018 yılında ise az da olsa yol alarak sıralamada 3’cülüğe gerilemiş vaziyette)


Oysaki mali düzenlemelerin ideali, sade bir vatandaş tarafından okunduğunda anlaşılabilir ve basit bir şekilde hazırlanmış olanıdır.Bunun yanı sıra sağlıklı olarak hazırlanmış mali düzenlemeler aşağıdaki özellikleri de bünyesinde taşımalı ki, Mali İdarece bir maliye politikası aracı olarak da kullanılabilme imkanı olsun.


Yazımıza ülkemizin kurucusu ulu önder Atatürk’ün bir sözü ile sonlandırmak isteriz.Vergi usullerinin ıslahı çarelerinin aranmasına da ehemmiyetle devam olunmalıdır. İyi usul ve iyi tatbikin memnun edici neticelerini vatandas, hiç bir işte vergi mevzuu kadar hassasiyetle takdir etmez. “ (01.11.1936, T.B.M.M., 5.Dönem, 2.Toplanma Yılı Açılış Konuşması.)